Belki de bazen sadece alışmak lazım. Alışmaya gönlün yoksa yapacak bir şey kalmıyor. Hayal kurmanın kötü olduğunu böyle zamanlarda fark ediyorum. Oysa diğer taraftan herkes mutsuz. Oysa diğer taraftan herkes mutlu. Nerede durup ne tarafa bakacağıma karar veremediğimden, başım dönüyor. Herkes bir şeylerle meşgul...
O meşguliyeti nereden buluyorlar? Zihin meşguliyetinden bahsediyorum. Bir yere odaklanabiliyorlar mı başka şeyler düşünmeden? Yoksa hepsi numara mı? Herkes numaracı mı?
Numaracı insanlardan nefret ediyorum. Benim çevreme gelmesinler lütfen. Beni üzüyorlar. Elimden bir şey gelmiyor, ben de kendimi üzüyorum. Sonra üzüldüğümü görüp, üzülüyorum. Sonra üzüldğümü fark edip elimden bir şey gelmediğini anlıyorum. Çok kötü bir kısır döngü içinde kalmışım çıkamıyorum. Buna hakları yoktu halbuki.
Niye hep mutlu sonla biten masallar okudum? Hadi okudum da, niye kendimi mutlu sonlara şartladım? Sanki dünyayı anlamamış mıydım? Kimin iyi kimin kötü olduğuna nasıl karar verebildim ki? Herkes kendi tarafından baktığında kendini iyi görürken,kötülüğü iyi sebepler için yaptığını iddia ederken, hep inandım da, herkese iyi damgası mı vurdum? Bunu yapabilecek kadar saf mıydım?
Hayır, kesinlikle dolup da yazdığım bir yazı değil. Kendi kendime hislenerek de yazmadım bunları. Acı örnekler görünce, fark ettim ki kötü insanlar da varmış.Sadece böyle insanların da varlığını bildirmek istedim, bilmeyenlere. İşte yine komikleştim, kötü insanların olabileceğini kimse bilmiyor sanarak, kötü kavramını öğretiyormuş gibi yaparak...
Kötü insanlar varmış, gerçekten kötülermiş. Kötek belki de türetilmiş bir kelimeymiş. Kötülere uygulanan bir eylem... -Bunu savunabileceğim benim bile aklımın köşesinden geçmezdi.- Bunu hak edecek kadar kötüler varmış. Dünya böyle bir yermiş. İnsanların duyguları silinmiş. Duygu adı altında başka şeyler varmış. Hırsından deli edecek şeyler... İfade edemiyorum ama, gerçekten kötü şeyler.
O kadar üzgünüm, o kadar sinirliyim ki! Birkaç dakika yaşadım. Kalbim acıdı biraz. Beni bu hale minicik , tatlı mı tatlı bir kedi getirdi.Apartmandan bir kadın, ağacın altına yemek koydu yesinler diye kediler. Birkaçı oraya koştular. Bir tanesinin bir bacağı arkadan arkadan gidiyordu. Bıdık bıdık yemeğe doğru koştu. Koşmaya çalıştı.
O sırada annemle birlikte gördük onu. Acaba kalçası mı çıktı diye düşündük. Kaza mı geçirdi yoksa. Zorlanıyordu. Annem, “Bir veterinere götürelim Gül! “dedi bana. Doğru olan buydu zaten. O sırada apartmandaki kadın lafa karıştı. O miniğin hikayesini anlattı.
Meğer, o sevimli kediyi o hale getiren, çok kötü bir insanmış. İnsan demek garip; eli, kolu, gözü varmış yani o anlamda. Duyguları, beyni yokmuş. Elinde göstermelik bir minik köpek gezdiriyormuş ama, köpeğinin mamasının ucundan bir lokma tadan fakir bir kediyi o hale getirebiliyormuş. Hem de sopayla!!
Ama iyi insanlar da varmış. Bu olay olduğunda onu doktoruna götürüp, ameliyatını yaptıracak kadar iyi. Bu masalın sonu kötü bitmiş. Kedicik felç olmuş. Bir bacağı geriden gidiyor, aç. Dersini almıyor. Açlık fena şey. Yemek gördü mü koşturuyor gene. Ona hep mutlu sonla biten masallar anlatılmış. İyilik edenin iyilik, kötülük edenin kötülük bulacağı anlatılmış. Kedicik buna inanmış. Elinden başka bir şey gelmemiş.
O kadar kötü oldum ki. Boğazım düğümlendi. Gözlerim doldu. Bir şey söyleyecek oldum, sesim titredi. Halbuki o sadece açtı. Kötülerle karşılaşmadan önce.
Bunu yaşayınca, kalbimde bir yerdeki incecik bir tel çekildi sanki. Dünya böyle bir yer miydi? Defalarca kötülerle karşılaştığım halde, dünyada kötü insan olmayacağına inanarak, dersimi almamakta ısrar ettim. Kötülük yoktu, kötek yoktu. Hep mutlu sonla biten masallar dinledim. İyiler vardı, kötüler vardı; iyilerin sonu iyi, kötülerin sonu kötü olurdu. Masal biterdi. Kaç masal dinlediysem, böyleydi. Ben sadece inandım, elimden başka bir şey gelmedi!
Kediden ne farkım vardı ki? Ben kediydim, öbürü insandı. Bu masal komik bitti!
Kötekle kötü arasında bağlantı kurdum. Buyrun!
Kuka devirdikçe, huzur bulmak

Her şeye, kendi anlamının dışında anlamlar katılabilir. Bir şey; sadece tek bir anlama sahip olmamalıdır bana göre de. Bu yüzden her şeye ikinci bir anlam yüklerim ben, biraz şahsi bir anlam.
Pek açıklayıcı olmadığının farkındayım. Böyle kalmasın,Mısırlılar'dan örnek vereyim. Mısırlılar bovling oynamayı çok severlermiş ama spor dışında bir anlam katmışlar oyuna. Ne kadar çok kuka devirdiysen, o kadar çok günahlarından arınıyormuşsun. Kuka devirdikçe huzur buluyormuşsun. Öyleymiş.
Kukaları devirmek benim de hoşuma gider. Çoğu zaman beceremesem de, kuka devirdikçe mutlu olurum. Ama huzuru başka yerlerde ararım. Huzuru başka şeylerde bulurum. Huzur bulduğum bir şey hakkında yazmayı planlıyorum.
Şimdi canım oyun oynamak istedi. Benim yüklediğim diğer anlamlarla, huzur bulduğum şeyin ne olduğunu tahmin etmeye çalış bakalım. Bulana şöyle sürpriz, böyle sürpriz diyemiyorum. Buradan bir öpücük yollayabilirim ancak :)
İlk yüklediğim anlam, bu şeyin kokusu hiçbir şeye benzemiyor. Tarif etsem edemiyorum. Bazen sadece koklamak için yanına gidiyorum. Yanındayken akciğerlerimi tamamıyla dolduruyorum. Gözümü kapasam, kokular içinden bunu seçerim. Hatta mümkünse birisi koku saklama makinası icat etsin de, bunu saklayayım.
İkinci yüklediğim anlam, bu şeye çok güveniyorum. Sanki yanındayken bana bir şey olmaz. Kartlarım tamamen açıktır, oyun oynamama rağmen. Yüzüm sürekli güler, canım hiç sıkılmaz. Ona bakarak vakit geçirebilirim.
Üçünci anlam ise, bu şeye çok değer veriyorum. Karşılığında dünyaları verseler, bütün hayallerimi gerçekleştirseler bile kabul etmem. Onu isterim ben ! O olsun, onu tamamlayan şeyler olsun, başka bir şeye gerek yok. O olduktan sonra, başka hiçbir şeye ihtiyacım yok.
Şahsi anlamlar katarım dedim ama, herkesin annesinin kokusu vardır, herkes annesine güvenir, herkes değer verir. Aaa, ağzımdan kaçırdım, evet sorunun cevabı annemdi! Ama işte benim annemin kokusu, benim şahsi anlamım; benim annemin sağladığı güven benim şahsi anlamım; benim annemin değeri aklıma gelecek her şeyden de daha çok.
İlk defa, yazacağım konu belliyken, yazmakta bu kadar zorlandım. Defalarca tereddüt ettim, yazmasam mı acaba dedim. Çünkü cesaret isteyen bir mükemmellik anlatımı lazım. Bunu beceremem. Hiçbir zaman hissettiklerim kadar fazlasını yazamam. Bunun için huzursuzum. Beni huzura kavuşturan bir şeyi anlatamadığım için huzursuzum.
Tamam, pasta aldık, mumlar koyduk, üfledi, fotoğraflar çektik. Bunların komik şirin oyun olduğunu hepimiz bildik.Her gün birbirimize baktığımızda, içimizden birbirimize iyi ki doğdun dediğimizi bildik, ama oyun gereği bunu ifade ettik. İyi ki doğdun annemiz! :))
Haa bir de, "Ben seni çok seviyorum, sana anne verdim ben!" diyen müküşe de ayrı teşekkürler. Bana söz bırakmadı. Sadece minik bir dilekte bulunabilirim: Birlikte nice kukalar devirmeye !
Etiketler: annem , bovling , doğum günü , huzur
Başlıca İçeceğimiz : Su
Su gibi olmak istiyorum.
Rengim olmasın. Kimse rengime aldanmasın. Beni istemelerinin sebebi, ihtiyaçları olsun. İçlerinden bir ses bensiz yapamayacaklarını söylesin. Sürekli beynini yiyip bitirsin. Birkaç saatte bir aklına geleyim. Öyle ki günde en az 5 bardak içileyim. Rengime aldanırlarsa olmaz. Çünkü renkler aldatır.
Değerli olayım, hem de çok. Boşu boşuna akıp gitmeme kimse izin vermesin. Ben olmayınca, ne gibi duruma düşeceklerini önceden anlayıp ona göre tedbir alsınlar. Benim için önemli değil ama onlar üzülmesinler. Sular kesilince moralleri bozuluyorsa, musluğa da güven olmayacağını bilsinler. Vanayı çevirmek, bazen suyun akmasına yetecek bir güç değildir.
Akışkan olayım. Moleküllerim birbirleri üzerinden kaysın ki, yerimde duramayayım. Tembel tembel oturmayayım. Hareketleneyim. Hayatın farkına varayım. Hayatın kendisi olduğumu da fark edeyim bu arada. Beni ellerinde tutmak istiyorlarsa bir kaba ihtiyacım olduğunu bilsinler. Belli kurallar çerçevesinde hareket ettiğimi anlasınlar. Kurallarıma uyacaklarsa, buyursunlar hayatıma. Bir kap yoksa, durmak istesem de duramam ki. Benim doğama aykırı! Bazen bir avuç bile yetecekken durmama , sadece bakmanın işe yaramayacağını anlasınlar. Yoksa akıp giderim zaten. Kafam nereye eserse, yol nereye götürürse…
Normal hava şartlarında sıvı olayım. Hayat zaten katı. Gaz olup uçmak da pek hoş değil. Orta karar olmak iyidir. Sınırlar biraz risklidir. Soğukluk hissedersem buz olurum orası ayrı veya aşırı bir sıcaklıkta uçuveririm. Sonra yağmur olarak dönmeyeceğimi garanti edemem. =)
Sonra, sabredince her şeyi kolaycacık yapabileyim. Taşı bile deleyim. Böyle olduğum için hakkımda atasözleri türetilsin. Benden örnekler verilsin. Bu sıvı haliyle, katı hayatın üstesinden geldi desinler. Desinler de desinler. Sözlüğümde, sabrın bir karşılığı olsun. Sabırsızlığın anlamı olması ne garip !
Şeffaflığım konuşulsun. İçimin dışımın bir olduğu bilinsin. Bana nereden bakarlarsa baksınlar, aynı şeyi görsünler. Bir şey gizleyemeyeceğim aşikar değil mi ?! Bir bardakta duruyorsam, bana bakış açıları hayata bakış açılarını yansıtsın. Kimi doluyu görsün, kimi boşu görsün. Benim dolu kısımda bulunduğumu bilsinler.
İçimde yakıcı ve yanıcı bileşenler olduğu halde, söndürücü olduğumu, kendimi kamufle ettiğimi bilsinler. Suyum ben sonuçta. Çok akıma maruz kalırsam, öyle ki aşırı elektrik akımı beni bileşenlerime ayırırsa, ayrılırım. Garanti veremem. Ona göre ! :))
Hayatın kaynağı ben olayım. Beni gördüklerine sevinsinler. Çiçekler açsın benim yardımımla, otlar dikleşsin. Bir balık yaşasın. Bir kedi içsin ferahlasın. Benimle akşamüstü beş çayları yapılsın. Akşam kahveleri içilsin. Her türlü keyfin içinde olayım. Bir limonatayı soğutayım ya da bir çikolatayı eriteyim, benmari usulü tatlılar yapılsın ;)
Beni pek tanımayanlara, örneğin çöldekilere, dolaylı yoldan yardımcı olayım. Orda su deposu hörgüçleri olan develer ve yine su deposu gibi kaktüsler olsun.
Beni tanıyanlar, güller yetiştirsinler. Yetiştirilen gülleri üstüme alınmalıyım burada. Ben yetiştireyim ;)
Yetiştirdiğim güllerin kokusu mis gibi olsun, rengi görülmemiş olsun, teni yumuşacık olsun, dikeni de olsun. Lazım olursa korusun kendini, batırsın dikenini.
Sonra o gülü kim tanırsa, belki hayatına başka bir koku katar. Belki o koku, aranılan kokudur.
Aradığınız kokuyu bulmanız dileğiyle ;)
Etiketler: ben , benim dünyam , hayat , su
Uyanmak
" Bloglarda misafircilik oynamaktan bahsetmiştim. İade-i ziyaret zamanı geldi. Umut'u konuk ettim bugün. Gülügül 'de bir UBenzer yazısı :) Keyifle okumanız dileğiyle... Haa bir de, günaydın ;) "
Uyu uyu… Hele şu yaz geçsin. O kadar sıcak ki beynim sulandı resmen. Her gün üç litre su içiyorum yine kilo veriyorum. Şikâyetim de yok gerçi… Uyu uyu… Yaz sıcak. Yaz geçsin böyle, boş beleş.
Uyan! Uyan , artık okullar açıldı. Yeni bir döneme başlıyorsun. Aradan koca üç ay geçmiş. Kötü şeyleri unutup, iyi şeyleri akılda tutmak için ideal bir süre bu. Güzel. Şimdi başlamaya hazırsın seneye.
Bu senen hiç boş geçmesin. Zor, biliyorum. Yeni şeyler denemek sıkıntı verici. Ama sık dişini! Dene! Dene! Dene! İyisiyle, kötüsüyle, başarısıyla, fiyaskosuyla hepsi bir şeyler katacak sana!
Millet ne derse desin! Torba değil ki bu, büzesin! Önemsediklerinin dediklerini önemse, yeter. Hiçbirimiz tribünlere oynamamalıyız. Ah... Keşke yapabilsek…
Değişiklik kaçınılmazdır. Daha iyisi, değişiklik süper bir şeydir! Kim aynı şeyleri tekrar tekrar yaşamak ister ki? Kim bir ilerleme, bir değişim görmek istemez? Eh, pekâlâ öylelerini de tanıyorum. Ama boş ver sen onları! Değişiklik başlı başına bir yaşam kaynağıdır. Kısmen mutluluk getirir, bazen hüngür hüngür ağlatır. Ucunda mutsuz son da olabilir diye, oturup bekleyecek değiliz ya günlerin geçmesini!
“Turşu”ya bin mesela. Öğrenmek için değil, başkası istediği için hiç değil! Eğlence olsun diye. Hoşça vakit geçirmek için. Hep ayakta duruyoruz, bir defa da düşmek için. Düştüğün yerden seni kaldıracak bir el olduğunu fark etmek için.
Hafta sonları ne kadar büyülü günler… 12’lere kadar uyumak -oh mis :) - ya da… Ya da? Evet! Kıştayız! Ne güzel, yağmur da var hafiften… Bir geziye ne demeli? Nerede kaldı hafta sonu yakın ilçe gezileri? O fotoğraf makinesini boşuna mı şarj ettim ben?
Aslında ne kadar çok olanağımız var. Şöyle bir etrafıma bakıyorum da, biz İzmir’deyiz, El Hakiru’da değil. (Boşuna aramayın, yer adını kafadan sıktım.) Kızlar ve erkekler yan yana yürüyebiliyor, el ele tutuşabiliyor. Gideceğimiz bir sürü kültür etkinliği var. Koksa da, izleyebileceğimiz bir denizimiz var… Günü dağların ardına canlı müzik eşliğinde yollayan bir Asansör’ümüz bile var. Gecenin tüm enerjisini kendine çeken (ve sanılanın aksine sadece alkol anlamına gelmeyen) bir Alsancak’ımız var. Operalarımız var, tiyatrolarımız var… Sabahlanabilecek kadar güvenli bir yerleşkemiz var.
Biz neredeyiz?
Belki de son iki senemiz, bunca olanağı kullanabilmemiz için! Ayaklarımızın altında bir hazine! Her yeri gezilebilecek güzellikte bir yerleşke, koskoca şehir, güzel insanlar…
Değerlendirmenin vakti geçmiyor mu?
Aşk nerede kaldı? Ne zamandan beri birinden hoşlanmak ayıp ve korkulan bir şey oldu? Sarılmanın güzelliğini ve evrenselliğini, yalnız olmamanın vazgeçilmez mutluluğunu tatmak güzel olsa gerek. O korkuyu da bir zahmet bodruma kilitleyiverin.
Vaktimin 10’da 9’u bilgisayar başında geçiyor. Memnun gibi görünüyorsam, bu bir yanılsama. Mutlu falan değilim. Bir şeyler üretmeyi seviyorum, ama tek başına yetmez. Fabrika değiliz ki! İnsanız! Hayat “Derslerimizde başarılı olup, iyi iş sahibi olmak.” Olmaktan çıkmış olmalı artık. “Sosyallik”,”Ekip Ruhu” ve ”Birliktelik” hayatımızın birer parçası olmalı.
Ben ise Class yazmaya devam ediyorum. Üstelik hayatımdan memnun görünmeyi başararak… Tabi ki hoşuma gidiyor ama tek başına yetmez. Hayat bu değil. Öyle birine ihtiyacım var ki, bir şeyler denemek konusunda sürekli gaza getirelim birbirimizi… Şu monotonluk geride kalsın. Bir defa da sonucunu düşünmeden bir çılgınlık yapayazalım.
^2009
Etiketler: hayat , misafircilik , Umut
Masalımdaki Ay
Masal kitapları vardı. Son sayfada genelde kafasında uyku beresi gibi bir şey olan bir sarı hilal ve onu salıncak niyetiyle kullanan bir çocuk veya bebek veya her neyse işte… Bir de ay dede hitabı… Oldum olası sinir oldum. Benim kafamda ay böyle değil.
(Bazen kafamızdakiler gerçeğe uymaz. Gerçeğe uyan kısımlar da bizi rahatsız eder. Sanki her şey daima bizim kurguladığımız biçimde olması gerekirmiş gibi, olmayan durumlarda sinirleniriz. Belki de karşı taraf ona nasıl hitap ettiğimizi duymuyordur bile.)
Ay, üstüne oturulabilecek kadar küçük değildir benim masallarımda.
(Bazen masallarımızı gerçekler üstüne kurduğumuzu fark etmeyiz. Kendimize masal diye yuttursak da, gerçekten başka bir şey değildir. )
Ben aya dede demem! Bence ay gençtir.
(Olayları nasıl değerlendirdiğimiz bakış açısına bağlıdır. Bazıları geçmişe bakar, 4.5 milyar yıldır bu var der. Bazıları geleceğe bakar, “4.5 milyar +1 yıl “ bu olmalı der. Bir bardak suyun, tamamı su değildir.)
Benim kafamdaki ay sarı değildir. Ay dediğin gümüş rengi olur. Kırmızısını, turuncusunu da görmüşlüğüm vardır ama gümüş halini bir ayrı severim. Nedense sarısı beni sinir eder.
(Burada alışkanlıklar devreye giriyor. Örneğin; ben daha çok klasik giyiniyorsam, spor giyindiğim gün şaşırıyorlar. Belki değişikliği sevenler vardır, orasını bilemem. Ne de olsa bu benim masalım… Alıştığım şekli iyidir. Risk alamam. Korkağım.)
Ay'ın sadece bir yüzünü görebiliriz. Çatlasan da patlasan da diğer yüzünü göstermez sana. Dünya’dan bakarsan tabi… :)
(Hepimiz biraz böyleyiz işte. Bir tarafımız var ki, kimse bilmez. Bir tarafımız var ki, kimse görmez. Öyle bir yanımız olduğunu bilirler ama çatlasalar da patlasalar da orada ne olduğunu göremezler. Orası karşıdaki insan tarafından bakıldığında görünmezdir. Görünmezlik sihrinin işlediği tek yerdir. Sadece kendinle gevezelik edip, planlar veya hayaller kurduğun kısımdır. Senden başkası giremez.)
Yıllar öncesinden gidip görenlerin dediğine göre veya gitmeyip de kocaman teleskoplarla gitmiş kadar olanların dediğine göre, Ay'ın denizleri-dağları vardır.
(Bilimsel şeyler, her zaman inandırıcıdır. Çünkü ispatı vardır. Kendimiz görmesek, hesaplamasak bile, inanırız. İnanmak zorundayız. Bununla birlikte, hepimiz kendi sınırlarımız içinde bir bireyiz. Kendi çıkarımlarımıza göre sınırlar koymuşuz yaşantımıza. Taviz de verebiliriz, alttan da alabiliriz, tersini de yapabiliriz. Kiminin denizi daha derindedir. Kiminin dağı daha yüksektir. Dağların denizlerin bir standardı yoktur.=) Bunu bilim adamları ispatladığından daha kesin söyleriz sadece. )
Yine bilimsel araştırmalara göre, Ay'ın kraterleri vardır.
(Öyle zamanlar yaşadık ki, çöktük resmen. Bizi bir şeyler çok yaraladı. Kimisinden beklemezdik, kimisine de yakıştıramazdık. Ama yaşadık. Kimsenin yardımı dokunamadı. Sözler bir kulaktan girdi, diğer kulaktan çıktı. Beyne uğramadı bile. Bir sürü gök cismi çarptı da sesimiz çıkmadı. Yaşadıkça krater sayısı arttı. İçimize attık. Kraterler dolmadı. Dolamadı. Doldurulamadı.)
Bu bilimsellik az diyenlere, ayın manyetik alanı, kütle çekim alanı, atmosferi vardır.
(Bence herkes bir enerjiye sahiptir. Hani bazılarının elektrik dediği... Herkes sahip olduğu enerjiye göre bir çevre edinir. Sanki bir mıknatıs vardır da, birilerini yakınlaştırır, birilerini uzaklaştırır. Bazıları çekici gelir, bazıları itici. Bazılarını düşünürken kendi havanı da katarsan eğer, senin atmosferin ve diğer atmosferlerle ilişkin belki seni birisinin uydusu yapar, belki onun varlığından bile haberin olmaz.)
Ay, Dünya üzerinde gelgitlere, tutulmalara sebep olabilir.
(Etkimiz farklı kişiler üzerinde farklı olacak bunda hemfikiriz ama kimde nasıl işleyeceğiniz bilemeyiz. O zaman buradan beni yanlış anlayanlara, efendime söyleyeyim kendisinde ters etki yarattıklarıma -eğer varsa- sesleneyim. Benden ötürü gelgit yaşayanlardan özür dilerim. Keşke elimde olsa! )
Bildiğim, araştırdığım kadarıyla ay hakkında bunları söyleyebiliyorum. Sadece kendi masalımdaki ayı tarif etmek istemiştim. Benim masalımda ay kocamandır, heybetlidir. Rengi gümüştür. Komik biçimde daha çok dolunaydır. Gençtir. Toydur. Göremediğim, anlamadığım bir tarafı vardır. Bazen kendini saklar. Denizlerimiz, dağlarımız hemen hemen aynı yüksekliktedir. Kraterlerimiz de vardır belki. Bir çekim alanı, bir mıknatıs içinde, nasıl olduğunu bilmeden hareket eder.
Benim masalımdaki ay çok güzeldir. Herkesin masalındaki ay güzeldir. Kimisi ayını bulamaz. Belki suyun yansımasında bulur, sarhoşken bunu öpmeye çalışırken denize düşüp boğulur. Li Bai böyle ölmüş. Yalnız bir ölüm.
Oysa masallardaki ay…
Galileo, bendensin !
Havanın sıcaklığından ne yapacağımızı şaşırdık tabi. Ben de geçen geceyi salonda geçireyim demiştim. Yerdeki yastığımı şöyle düzeltip, uykuya dalıp dalamayacağımı kendi içimde bir bahis konusu yaparken sesleri dinlemeye başladım.
Önce “Vııııın!” diye bir araba geçti. Saatte kaç km. hızla gecenin bir köründe yol alıyordu. Nereye gidiyor, ne yapıyor bilemem. Fikir yürütüyorum onun yerine. Bence birine ya da bir şeye kızmıştı. Öyle bir hırslanmış ki, o sesi duymayanlara tarif edemeyeceğim galiba. Ne kadar hız yaparsa, o kadar rahatlıyordu sanki. Bunları düşünürken aklımdan, “aynı zamanda” insanların ne kadar farklı duygular yaşayabileceği de geçti. Dünya böyle bir şeydi. Hep duyardım da, örneğini ben ilk defa yaşadım galiba. Ben uyumaya çalışırken, birileri sinirliydi, birileri de hırslıydı.
Bu düşünceler içinde ufacık bir zaman diliminde kendimden geçmişim. Bahis tek taraflı olunca, kazanıp kaybettiğini anlamak da güçmüş. Uykuya daldım ama kazandım mı kaybettim mi bilemedim. Genelde, “Eğer uykuya dalarsam, şöyle şöyle böyle böyle olsun.” diyerek batıl şeyler uydursam da, uyanınca “Ama 15 dakika geçmiş. Uykuya dalmış sayılır mıyım? Dileğim olacak mı yani?” de diyorum. Kısacası kendimle çelişiyorum.
Neyse beni 15 dakikalık uykumdan uyandıran bir başka arabaydı. Sesi sonuna kadar açılmış “Dum Tıs..Dum Tıs..!” ritimleri sanki saatte 10 km. hızla gidiyordu. Önceki araba tavşansa, bu araba kaplumbağaydı. İçinde mutlu birileri vardı sanki. Eğlenmeye doymamışlardı. Arabada devam ediyorlardı. Kendilerinden taşan, üstlerinden başlarından dökülen neşe başkalarına da bulaşsın istiyorlardı. O saatte kimse uyumasın, onlara eşlik etsindi sanki. İşte ben uykumdan uyanmış da yeni bahislere oynarken, birileri mutluydu, birileri de neşe saçıyordu.
Yeni dileğimi tuttum. Bu sefer bir de şart koydum. Eğer 10 dakika içinde uykuya dalabilirsem bir şeyler gerçekleşecekti. Kazansam kaybedeceğim, kaybetsem kazanacağım belli olmasa da, hem kazanıp hem kaybetsem de uykuya daldım. Bu seferki biraz daha uzun bir süreydi. Yaklaşık 2 saatlik uykudan sonra sıkıntı içinde uyandım. Kâbus görmüştüm.
Uyandım da, dışarıda bir kavga vardı. Yerimden kalkmadan dinlemeye çalıştım. Altıncı kattan anlaması çok güçtü. Sonuçta da anlayamadım zaten. O sırada birbirlerine bu kadar bağırmalarına değecek şeyin ne olduğunu düşündüm. Bir akışa girip de birbirimize hızla bir şeyleri anlatmaya çalıştık hepimiz. Değdi mi acaba? O akışın dışındaki bir insana göre çok boş ve gereksiz bir şeymiş. Hiç hoş değilmiş. Bunların farkına vardım. Hiçbir şeyin hiçbir şeye değmeyeceğini de anladım. İşte benim kâbus gördüğüm ve sıkıntıyla uyandığım sıralarda, birileri dövüşüyorlardı, birileri kavga ediyordu, birileri de bomboş şeyler için birbirine kızıp bağırıyordu.
Artık salonda yatmanın pek de iyi bir fikir olmadığını öğrendiğimde çok geçti. Odama gidemeyecek kadar bitkin ve isteksizdim. Yeni dilek tutmaya bile isteksizdim. Zaten kâbusun etkisindeydim. Üzgündüm. Yeniden uyumama fırsat kalmadan ambulans geçti.
Her ambulans geçtiğinde üzülüyorum zaten. Zaten de üzgündüm. Böyle bir şeyler yaşadım işte. Üzüntülü zamanlar… İçindeki insanın çok ağır bir durumu olmaması için dua ettim. Ambulansın içini hayal ettim. Sağlık ekiplerinin soğukkanlılığı gözümün önüne geldi. Sıcakkanlı birisi olarak irkildim. J Sonra ambulansın önünde oturan yakınını düşündüm. Hali çok kötüydü. İnsan duygusal olarak çöker zaten. Fiziksel olan şeyler önemli değildir pek gözümde. Ambulansın ön koltuğundaki kişinin dualarına eşlik ettim. Sabahın 4’ünde ambulansın neden siren çaldığını da merak ettim. Belki de yol kalabalıktı.
Bu düşünceler içinde aklımdan geçenler, ben uyumaya çalışırken birileri hayatta kalmaya çalışıyordu, birileri üzgündü, birileri soğukkanlıydı, birileri de duygusal olarak çökmüştü.
Etrafı izlemeye, kendi kendime yorum yapmaya bayılırım ancak, geçen gece ilk defa seslerle izledim etrafı. Değişik bir eylem, zaman zaman hoşuma gitmesine rağmen, zaman zaman sıkıldım. Görmediğim şeyler, aslında beynimin uydurduklarıydı. Duyduğum şeylere göre bir şeyler gördüm işte.
Sabah olmaya yakındı. Dünya dönmüştü işte. Kendi çevresinde bir tur daha attı. Bu arada bir de ezanı duydum. Bu sefer uyuyabilmek için dua ettim. Duam kabul oldu :)
Ben yatakta debelenirken birileri mutluydu, birileri üzgündü. Birileri gülerken birileri ağlayabiliyordu. Dünyanın yuvarlak olduğuna en büyük kanıt buydu. Yazık oldu, Galileo’ya kimse inanmadı!
Etiketler: ben , benim dünyam , düşünceler , Galileo , hayat
Çağrışımlar İçinde
Birbirini çağrıştıran kelimeler arasında kaldım. Özgürlük aklıma geldi, sonra kuşu düşündüm, sonra beyazla mavi geldi aklıma. Birden ferahlığı çağrıştırdı. Rüzgarı düşündüm. Yelpaze de aklıma gelenler arasındaydı. İşte benim garip beynimde yelpaze ile özgürlük arasında böyle bir bağlantı vardı.
Sadece benim beynimde bir gariplik olmadığını bir araştırma yapınca öğrendim. 1872 yılında yayınlanan 'Young Ladies Journal' dergisinde yelpazelerin gizli dili anlatılmış, hızlı yellenmek 'ben özgürüm' demekmiş. 1872 yılındaki leydi! lerle bakış açım aynıymış. Buna niye şaşırmadım?! Ben 2009 yılında 1872 kafasıyla yaşamaktan gayet memnunum.
Özgürlüğün tanımını düşündüm de, özgürlük bir tane değil ki. Düşünce özgürlüğü, siyasi özgürlük,ifade özgürlüğü, negatif özgürlük, pozitif özgürlük, cart özgürlük, curt özgürlük... Kendi kendime ,"Kendimi ne zaman tamamen özgür hissedebilirim?" diye sorduğumda alacağım cevap, benim özgürlüğümü tanımlayacak. İşte beynimdeki ilk çağrışımın, özgürlükle kuşun bağlantısı budur.
Kendimi kuş gibi hissedersem, istediğim zaman istediğim yere uçacaksam, evim gökyüzü olacaksa ben özgürüm, bunu hissettim. Evimin gökyüzü olması, beynimdeki mavi ve beyazı çağrıştıran yerler. Bulutlar ve beyaz güneş ışığı...
Bir saniye, bulutlar deyince, ferahlığın nereden geldiğini anladım çağrışan kelimeler arasına. Bulutlarda yaşamak, bulutlarla yaşamak bir kuş için ferahlık. Bir kuş değilsem de, havayı serinleten bulut beni ferahlatıyor. Şekilleriyle fal baktıran bulut beni ferahlatıyor.
Ferahlığın da nereden geldiğini çözdükten sonra, rüzgara geçiş yapmak istiyorum. Şu sıcak havalarda, beynim kaynarken beni ferahlatan tek şeyin rüzgar olması şaşırtıcı olmasa gerek. Bunun çözümü çok basitmiş.
Bulmacamın son parçasındaki yelpaze, rüzgarın eş anlamlısı olan "yel"den de gelmiş olabilir. Rüzgarı sağlayan en ilkel şey olmasından da gelmiş olabilir. Açıkçası şu anda nereden geldiğini pek önemsememekle birlikte, beni nereye götürdüğüyle gerçekten çok ilgileniyorum.Burada kısır döngüye girdik galiba :). Şimdi isteyenler ikinci paragrafa dönerek oradan okumaya devam edebilirler. İstemeyenler için beynimin beni götürdüğü yeni yere uçuyoruuuzz...
3!
2!
1!
Seçimini yeni çağrışımlardan yana kullananlar, merhaba ! Yelpaze beni değişik yerlere götürdü. Sanki kuş oldum, alabildiğine özgürüm , beyaz gün ışığı içinden, bulutların arasından gidiyorum. Bir yere indim de, yolculuğumun zamanda ilerlemesinden şüpheliyim.
1900'lerde bir genç kızım. Türkiye'de yaşıyorum yine ve tabii ki. O zamanlar özgürlüğün tanımını bir başka türlü yapıyorum. Çünkü çok yakışıklı bir adama aşığım. Çünkü o sarışın, çünkü mavi gözlü. Çünkü bana özgürlüğümü onun beynindeki çağrışımlar verdi.
Dün, İsmet Paşa'dan Lozan'daki görüşmeler hakkında çok memnun edici gelişmeler duyduk. Sonucun böyle olması muhakkaktı! Bilfiil kendilerini tebrik etmek istedim. Fikirlerimizin sabit olması , kanaatlerin bir olması... Ona bir kere daha aşık oldum. İsmini vermediğim halde kim olduğunu anlayanlarla aynı yoldayım. İsmini vermediğim halde, özgürlüğünü böyle tanımlayanlarla aynı yoldayım.
İşte dün, 24 Temmuz'da Lozan'dan duyduğum havadisler bana özgürlüğün tanımını bir kere daha yaptırdı. Artık yelpazemi daha hızlı sallıyorum. Kabarık modern eteğimle Lozan kutlamalarında otururken, onunla bir vals yapmayı çok istiyorum!


