Kötekle kötü arasında bağlantı kurdum. Buyrun!


Belki de bazen sadece alışmak lazım. Alışmaya gönlün yoksa yapacak bir şey kalmıyor. Hayal kurmanın kötü olduğunu böyle zamanlarda fark ediyorum. Oysa diğer taraftan herkes mutsuz. Oysa diğer taraftan herkes mutlu. Nerede durup ne tarafa bakacağıma karar veremediğimden, başım dönüyor. Herkes bir şeylerle meşgul...

O meşguliyeti nereden buluyorlar? Zihin meşguliyetinden bahsediyorum. Bir yere odaklanabiliyorlar mı başka şeyler düşünmeden? Yoksa hepsi numara mı? Herkes numaracı mı?

Numaracı insanlardan nefret ediyorum. Benim çevreme gelmesinler lütfen. Beni üzüyorlar. Elimden bir şey gelmiyor, ben de kendimi üzüyorum. Sonra üzüldüğümü görüp, üzülüyorum. Sonra üzüldğümü fark edip elimden bir şey gelmediğini anlıyorum. Çok kötü bir kısır döngü içinde kalmışım çıkamıyorum. Buna hakları yoktu halbuki.

Niye hep mutlu sonla biten masallar okudum? Hadi okudum da, niye kendimi mutlu sonlara şartladım? Sanki dünyayı anlamamış mıydım? Kimin iyi kimin kötü olduğuna nasıl karar verebildim ki? Herkes kendi tarafından baktığında kendini iyi görürken,kötülüğü iyi sebepler için yaptığını iddia ederken, hep inandım da, herkese iyi damgası mı vurdum? Bunu yapabilecek kadar saf mıydım?

Hayır, kesinlikle dolup da yazdığım bir yazı değil. Kendi kendime hislenerek de yazmadım bunları. Acı örnekler görünce, fark ettim ki kötü insanlar da varmış.Sadece böyle insanların da varlığını bildirmek istedim, bilmeyenlere. İşte yine komikleştim, kötü insanların olabileceğini kimse bilmiyor sanarak, kötü kavramını öğretiyormuş gibi yaparak...

Kötü insanlar varmış, gerçekten kötülermiş. Kötek belki de türetilmiş bir kelimeymiş. Kötülere uygulanan bir eylem... -Bunu savunabileceğim benim bile aklımın köşesinden geçmezdi.- Bunu hak edecek kadar kötüler varmış. Dünya böyle bir yermiş. İnsanların duyguları silinmiş. Duygu adı altında başka şeyler varmış. Hırsından deli edecek şeyler... İfade edemiyorum ama, gerçekten kötü şeyler.

O kadar üzgünüm, o kadar sinirliyim ki! Birkaç dakika yaşadım. Kalbim acıdı biraz. Beni bu hale minicik , tatlı mı tatlı bir kedi getirdi.Apartmandan bir kadın, ağacın altına yemek koydu yesinler diye kediler. Birkaçı oraya koştular. Bir tanesinin bir bacağı arkadan arkadan gidiyordu. Bıdık bıdık yemeğe doğru koştu. Koşmaya çalıştı.


O sırada annemle birlikte gördük onu. Acaba kalçası mı çıktı diye düşündük. Kaza mı geçirdi yoksa. Zorlanıyordu. Annem, “Bir veterinere götürelim Gül! “dedi bana. Doğru olan buydu zaten. O sırada apartmandaki kadın lafa karıştı. O miniğin hikayesini anlattı.

Meğer, o sevimli kediyi o hale getiren, çok kötü bir insanmış. İnsan demek garip; eli, kolu, gözü varmış yani o anlamda. Duyguları, beyni yokmuş. Elinde göstermelik bir minik köpek gezdiriyormuş ama, köpeğinin mamasının ucundan bir lokma tadan fakir bir kediyi o hale getirebiliyormuş. Hem de sopayla!!

Ama iyi insanlar da varmış. Bu olay olduğunda onu doktoruna götürüp, ameliyatını yaptıracak kadar iyi. Bu masalın sonu kötü bitmiş. Kedicik felç olmuş. Bir bacağı geriden gidiyor, aç. Dersini almıyor. Açlık fena şey. Yemek gördü mü koşturuyor gene. Ona hep mutlu sonla biten masallar anlatılmış. İyilik edenin iyilik, kötülük edenin kötülük bulacağı anlatılmış. Kedicik buna inanmış. Elinden başka bir şey gelmemiş.

O kadar kötü oldum ki. Boğazım düğümlendi. Gözlerim doldu. Bir şey söyleyecek oldum, sesim titredi. Halbuki o sadece açtı. Kötülerle karşılaşmadan önce.

Bunu yaşayınca, kalbimde bir yerdeki incecik bir tel çekildi sanki. Dünya böyle bir yer miydi? Defalarca kötülerle karşılaştığım halde, dünyada kötü insan olmayacağına inanarak, dersimi almamakta ısrar ettim. Kötülük yoktu, kötek yoktu. Hep mutlu sonla biten masallar dinledim. İyiler vardı, kötüler vardı; iyilerin sonu iyi, kötülerin sonu kötü olurdu. Masal biterdi. Kaç masal dinlediysem, böyleydi. Ben sadece inandım, elimden başka bir şey gelmedi!

Kediden ne farkım vardı ki? Ben kediydim, öbürü insandı. Bu masal komik bitti!


Kuka devirdikçe, huzur bulmak



Her şeye, kendi anlamının dışında anlamlar katılabilir. Bir şey; sadece tek bir anlama sahip olmamalıdır bana göre de. Bu yüzden her şeye ikinci bir anlam yüklerim ben, biraz şahsi bir anlam.

Pek açıklayıcı olmadığının farkındayım. Böyle kalmasın,Mısırlılar'dan örnek vereyim. Mısırlılar bovling oynamayı çok severlermiş ama spor dışında bir anlam katmışlar oyuna. Ne kadar çok kuka devirdiysen, o kadar çok günahlarından arınıyormuşsun. Kuka devirdikçe huzur buluyormuşsun. Öyleymiş.

Kukaları devirmek benim de hoşuma gider. Çoğu zaman beceremesem de, kuka devirdikçe mutlu olurum. Ama huzuru başka yerlerde ararım. Huzuru başka şeylerde bulurum. Huzur bulduğum bir şey hakkında yazmayı planlıyorum.

Şimdi canım oyun oynamak istedi. Benim yüklediğim diğer anlamlarla, huzur bulduğum şeyin ne olduğunu tahmin etmeye çalış bakalım. Bulana şöyle sürpriz, böyle sürpriz diyemiyorum. Buradan bir öpücük yollayabilirim ancak :)

İlk yüklediğim anlam, bu şeyin kokusu hiçbir şeye benzemiyor. Tarif etsem edemiyorum. Bazen sadece koklamak için yanına gidiyorum. Yanındayken akciğerlerimi tamamıyla dolduruyorum. Gözümü kapasam, kokular içinden bunu seçerim. Hatta mümkünse birisi koku saklama makinası icat etsin de, bunu saklayayım.

İkinci yüklediğim anlam, bu şeye çok güveniyorum. Sanki yanındayken bana bir şey olmaz. Kartlarım tamamen açıktır, oyun oynamama rağmen. Yüzüm sürekli güler, canım hiç sıkılmaz. Ona bakarak vakit geçirebilirim.

Üçünci anlam ise, bu şeye çok değer veriyorum. Karşılığında dünyaları verseler, bütün hayallerimi gerçekleştirseler bile kabul etmem. Onu isterim ben ! O olsun, onu tamamlayan şeyler olsun, başka bir şeye gerek yok. O olduktan sonra, başka hiçbir şeye ihtiyacım yok.

Şahsi anlamlar katarım dedim ama, herkesin annesinin kokusu vardır, herkes annesine güvenir, herkes değer verir. Aaa, ağzımdan kaçırdım, evet sorunun cevabı annemdi! Ama işte benim annemin kokusu, benim şahsi anlamım; benim annemin sağladığı güven benim şahsi anlamım; benim annemin değeri aklıma gelecek her şeyden de daha çok.

İlk defa, yazacağım konu belliyken, yazmakta bu kadar zorlandım. Defalarca tereddüt ettim, yazmasam mı acaba dedim. Çünkü cesaret isteyen bir mükemmellik anlatımı lazım. Bunu beceremem. Hiçbir zaman hissettiklerim kadar fazlasını yazamam. Bunun için huzursuzum. Beni huzura kavuşturan bir şeyi anlatamadığım için huzursuzum.

Tamam, pasta aldık, mumlar koyduk, üfledi, fotoğraflar çektik. Bunların komik şirin oyun olduğunu hepimiz bildik.Her gün birbirimize baktığımızda, içimizden birbirimize iyi ki doğdun dediğimizi bildik, ama oyun gereği bunu ifade ettik. İyi ki doğdun annemiz! :))

Haa bir de, "Ben seni çok seviyorum, sana anne verdim ben!" diyen müküşe de ayrı teşekkürler. Bana söz bırakmadı. Sadece minik bir dilekte bulunabilirim: Birlikte nice kukalar devirmeye !

Başlıca İçeceğimiz : Su

Su gibi olmak istiyorum.

Rengim olmasın. Kimse rengime aldanmasın. Beni istemelerinin sebebi, ihtiyaçları olsun. İçlerinden bir ses bensiz yapamayacaklarını söylesin. Sürekli beynini yiyip bitirsin. Birkaç saatte bir aklına geleyim. Öyle ki günde en az 5 bardak içileyim. Rengime aldanırlarsa olmaz. Çünkü renkler aldatır.

Değerli olayım, hem de çok. Boşu boşuna akıp gitmeme kimse izin vermesin. Ben olmayınca, ne gibi duruma düşeceklerini önceden anlayıp ona göre tedbir alsınlar. Benim için önemli değil ama onlar üzülmesinler. Sular kesilince moralleri bozuluyorsa, musluğa da güven olmayacağını bilsinler. Vanayı çevirmek, bazen suyun akmasına yetecek bir güç değildir.

Akışkan olayım. Moleküllerim birbirleri üzerinden kaysın ki, yerimde duramayayım. Tembel tembel oturmayayım. Hareketleneyim. Hayatın farkına varayım. Hayatın kendisi olduğumu da fark edeyim bu arada. Beni ellerinde tutmak istiyorlarsa bir kaba ihtiyacım olduğunu bilsinler. Belli kurallar çerçevesinde hareket ettiğimi anlasınlar. Kurallarıma uyacaklarsa, buyursunlar hayatıma. Bir kap yoksa, durmak istesem de duramam ki. Benim doğama aykırı! Bazen bir avuç bile yetecekken durmama , sadece bakmanın işe yaramayacağını anlasınlar. Yoksa akıp giderim zaten. Kafam nereye eserse, yol nereye götürürse…

Normal hava şartlarında sıvı olayım. Hayat zaten katı. Gaz olup uçmak da pek hoş değil. Orta karar olmak iyidir. Sınırlar biraz risklidir. Soğukluk hissedersem buz olurum orası ayrı veya aşırı bir sıcaklıkta uçuveririm. Sonra yağmur olarak dönmeyeceğimi garanti edemem. =)


Sonra, sabredince her şeyi kolaycacık yapabileyim. Taşı bile deleyim. Böyle olduğum için hakkımda atasözleri türetilsin. Benden örnekler verilsin. Bu sıvı haliyle, katı hayatın üstesinden geldi desinler. Desinler de desinler. Sözlüğümde, sabrın bir karşılığı olsun. Sabırsızlığın anlamı olması ne garip !

Şeffaflığım konuşulsun. İçimin dışımın bir olduğu bilinsin. Bana nereden bakarlarsa baksınlar, aynı şeyi görsünler. Bir şey gizleyemeyeceğim aşikar değil mi ?! Bir bardakta duruyorsam, bana bakış açıları hayata bakış açılarını yansıtsın. Kimi doluyu görsün, kimi boşu görsün. Benim dolu kısımda bulunduğumu bilsinler.

İçimde yakıcı ve yanıcı bileşenler olduğu halde, söndürücü olduğumu, kendimi kamufle ettiğimi bilsinler. Suyum ben sonuçta. Çok akıma maruz kalırsam, öyle ki aşırı elektrik akımı beni bileşenlerime ayırırsa, ayrılırım. Garanti veremem. Ona göre ! :))

Hayatın kaynağı ben olayım. Beni gördüklerine sevinsinler. Çiçekler açsın benim yardımımla, otlar dikleşsin. Bir balık yaşasın. Bir kedi içsin ferahlasın. Benimle akşamüstü beş çayları yapılsın. Akşam kahveleri içilsin. Her türlü keyfin içinde olayım. Bir limonatayı soğutayım ya da bir çikolatayı eriteyim, benmari usulü tatlılar yapılsın ;)

Beni pek tanımayanlara, örneğin çöldekilere, dolaylı yoldan yardımcı olayım. Orda su deposu hörgüçleri olan develer ve yine su deposu gibi kaktüsler olsun.

Beni tanıyanlar, güller yetiştirsinler. Yetiştirilen gülleri üstüme alınmalıyım burada. Ben yetiştireyim ;)

Yetiştirdiğim güllerin kokusu mis gibi olsun, rengi görülmemiş olsun, teni yumuşacık olsun, dikeni de olsun. Lazım olursa korusun kendini, batırsın dikenini.

Sonra o gülü kim tanırsa, belki hayatına başka bir koku katar. Belki o koku, aranılan kokudur.
Aradığınız kokuyu bulmanız dileğiyle ;)

Uyanmak

" Bloglarda misafircilik oynamaktan bahsetmiştim. İade-i ziyaret zamanı geldi. Umut'u konuk ettim bugün. Gülügül 'de bir UBenzer yazısı :) Keyifle okumanız dileğiyle... Haa bir de, günaydın ;) "



Uyu uyu… Hele şu yaz geçsin. O kadar sıcak ki beynim sulandı resmen. Her gün üç litre su içiyorum yine kilo veriyorum. Şikâyetim de yok gerçi… Uyu uyu… Yaz sıcak. Yaz geçsin böyle, boş beleş.

Uyan! Uyan , artık okullar açıldı. Yeni bir döneme başlıyorsun. Aradan koca üç ay geçmiş. Kötü şeyleri unutup, iyi şeyleri akılda tutmak için ideal bir süre bu. Güzel. Şimdi başlamaya hazırsın seneye.

Bu senen hiç boş geçmesin. Zor, biliyorum. Yeni şeyler denemek sıkıntı verici. Ama sık dişini! Dene! Dene! Dene! İyisiyle, kötüsüyle, başarısıyla, fiyaskosuyla hepsi bir şeyler katacak sana!

Millet ne derse desin! Torba değil ki bu, büzesin! Önemsediklerinin dediklerini önemse, yeter. Hiçbirimiz tribünlere oynamamalıyız. Ah... Keşke yapabilsek…

Değişiklik kaçınılmazdır. Daha iyisi, değişiklik süper bir şeydir! Kim aynı şeyleri tekrar tekrar yaşamak ister ki? Kim bir ilerleme, bir değişim görmek istemez? Eh, pekâlâ öylelerini de tanıyorum. Ama boş ver sen onları! Değişiklik başlı başına bir yaşam kaynağıdır. Kısmen mutluluk getirir, bazen hüngür hüngür ağlatır. Ucunda mutsuz son da olabilir diye, oturup bekleyecek değiliz ya günlerin geçmesini!

“Turşu”ya bin mesela. Öğrenmek için değil, başkası istediği için hiç değil! Eğlence olsun diye. Hoşça vakit geçirmek için. Hep ayakta duruyoruz, bir defa da düşmek için. Düştüğün yerden seni kaldıracak bir el olduğunu fark etmek için.

Hafta sonları ne kadar büyülü günler… 12’lere kadar uyumak -oh mis :) - ya da… Ya da? Evet! Kıştayız! Ne güzel, yağmur da var hafiften… Bir geziye ne demeli? Nerede kaldı hafta sonu yakın ilçe gezileri? O fotoğraf makinesini boşuna mı şarj ettim ben?

…ve enerjimiz tükenir. Bir mola veririz. Bir gün, sabahtan akşama kadar tembellik yaparız. Konuşmakta bile zorlanırız, o derece yorulmuşuzdur. Sonra, enerjimizi toplarız “yaşanabilir” hayatımıza devam etmek için. Asla, asla o tembellik kalıcı olmamalıdır…

Aslında ne kadar çok olanağımız var. Şöyle bir etrafıma bakıyorum da, biz İzmir’deyiz, El Hakiru’da değil. (Boşuna aramayın, yer adını kafadan sıktım.) Kızlar ve erkekler yan yana yürüyebiliyor, el ele tutuşabiliyor. Gideceğimiz bir sürü kültür etkinliği var. Koksa da, izleyebileceğimiz bir denizimiz var… Günü dağların ardına canlı müzik eşliğinde yollayan bir Asansör’ümüz bile var. Gecenin tüm enerjisini kendine çeken (ve sanılanın aksine sadece alkol anlamına gelmeyen) bir Alsancak’ımız var. Operalarımız var, tiyatrolarımız var… Sabahlanabilecek kadar güvenli bir yerleşkemiz var.

Biz neredeyiz?

Belki de son iki senemiz, bunca olanağı kullanabilmemiz için! Ayaklarımızın altında bir hazine! Her yeri gezilebilecek güzellikte bir yerleşke, koskoca şehir, güzel insanlar…

Değerlendirmenin vakti geçmiyor mu?

Aşk nerede kaldı? Ne zamandan beri birinden hoşlanmak ayıp ve korkulan bir şey oldu? Sarılmanın güzelliğini ve evrenselliğini, yalnız olmamanın vazgeçilmez mutluluğunu tatmak güzel olsa gerek. O korkuyu da bir zahmet bodruma kilitleyiverin.

Vaktimin 10’da 9’u bilgisayar başında geçiyor. Memnun gibi görünüyorsam, bu bir yanılsama. Mutlu falan değilim. Bir şeyler üretmeyi seviyorum, ama tek başına yetmez. Fabrika değiliz ki! İnsanız! Hayat “Derslerimizde başarılı olup, iyi iş sahibi olmak.” Olmaktan çıkmış olmalı artık. “Sosyallik”,”Ekip Ruhu” ve ”Birliktelik” hayatımızın birer parçası olmalı.

Ben ise Class yazmaya devam ediyorum. Üstelik hayatımdan memnun görünmeyi başararak… Tabi ki hoşuma gidiyor ama tek başına yetmez. Hayat bu değil. Öyle birine ihtiyacım var ki, bir şeyler denemek konusunda sürekli gaza getirelim birbirimizi… Şu monotonluk geride kalsın. Bir defa da sonucunu düşünmeden bir çılgınlık yapayazalım.

Gaza gelmeye ne dersin?
^2009


Masalımdaki Ay


Masal kitapları vardı. Son sayfada genelde kafasında uyku beresi gibi bir şey olan bir sarı hilal ve onu salıncak niyetiyle kullanan bir çocuk veya bebek veya her neyse işte… Bir de ay dede hitabı… Oldum olası sinir oldum. Benim kafamda ay böyle değil.

(Bazen kafamızdakiler gerçeğe uymaz. Gerçeğe uyan kısımlar da bizi rahatsız eder. Sanki her şey daima bizim kurguladığımız biçimde olması gerekirmiş gibi, olmayan durumlarda sinirleniriz. Belki de karşı taraf ona nasıl hitap ettiğimizi duymuyordur bile.)

Ay, üstüne oturulabilecek kadar küçük değildir benim masallarımda.

(Bazen masallarımızı gerçekler üstüne kurduğumuzu fark etmeyiz. Kendimize masal diye yuttursak da, gerçekten başka bir şey değildir. )

Ben aya dede demem! Bence ay gençtir.

(Olayları nasıl değerlendirdiğimiz bakış açısına bağlıdır. Bazıları geçmişe bakar, 4.5 milyar yıldır bu var der. Bazıları geleceğe bakar, “4.5 milyar +1 yıl “ bu olmalı der. Bir bardak suyun, tamamı su değildir.)

Benim kafamdaki ay sarı değildir. Ay dediğin gümüş rengi olur. Kırmızısını, turuncusunu da görmüşlüğüm vardır ama gümüş halini bir ayrı severim. Nedense sarısı beni sinir eder.

(Burada alışkanlıklar devreye giriyor. Örneğin; ben daha çok klasik giyiniyorsam, spor giyindiğim gün şaşırıyorlar. Belki değişikliği sevenler vardır, orasını bilemem. Ne de olsa bu benim masalım… Alıştığım şekli iyidir. Risk alamam. Korkağım.)

Ay'ın sadece bir yüzünü görebiliriz. Çatlasan da patlasan da diğer yüzünü göstermez sana. Dünya’dan bakarsan tabi… :)

(Hepimiz biraz böyleyiz işte. Bir tarafımız var ki, kimse bilmez. Bir tarafımız var ki, kimse görmez. Öyle bir yanımız olduğunu bilirler ama çatlasalar da patlasalar da orada ne olduğunu göremezler. Orası karşıdaki insan tarafından bakıldığında görünmezdir. Görünmezlik sihrinin işlediği tek yerdir. Sadece kendinle gevezelik edip, planlar veya hayaller kurduğun kısımdır. Senden başkası giremez.)




Yıllar öncesinden gidip görenlerin dediğine göre veya gitmeyip de kocaman teleskoplarla gitmiş kadar olanların dediğine göre, Ay'ın denizleri-dağları vardır.

(Bilimsel şeyler, her zaman inandırıcıdır. Çünkü ispatı vardır. Kendimiz görmesek, hesaplamasak bile, inanırız. İnanmak zorundayız. Bununla birlikte, hepimiz kendi sınırlarımız içinde bir bireyiz. Kendi çıkarımlarımıza göre sınırlar koymuşuz yaşantımıza. Taviz de verebiliriz, alttan da alabiliriz, tersini de yapabiliriz. Kiminin denizi daha derindedir. Kiminin dağı daha yüksektir. Dağların denizlerin bir standardı yoktur.=) Bunu bilim adamları ispatladığından daha kesin söyleriz sadece. )

Yine bilimsel araştırmalara göre, Ay'ın kraterleri vardır.

(Öyle zamanlar yaşadık ki, çöktük resmen. Bizi bir şeyler çok yaraladı. Kimisinden beklemezdik, kimisine de yakıştıramazdık. Ama yaşadık. Kimsenin yardımı dokunamadı. Sözler bir kulaktan girdi, diğer kulaktan çıktı. Beyne uğramadı bile. Bir sürü gök cismi çarptı da sesimiz çıkmadı. Yaşadıkça krater sayısı arttı. İçimize attık. Kraterler dolmadı. Dolamadı. Doldurulamadı.)

Bu bilimsellik az diyenlere, ayın manyetik alanı, kütle çekim alanı, atmosferi vardır.

(Bence herkes bir enerjiye sahiptir. Hani bazılarının elektrik dediği... Herkes sahip olduğu enerjiye göre bir çevre edinir. Sanki bir mıknatıs vardır da, birilerini yakınlaştırır, birilerini uzaklaştırır. Bazıları çekici gelir, bazıları itici. Bazılarını düşünürken kendi havanı da katarsan eğer, senin atmosferin ve diğer atmosferlerle ilişkin belki seni birisinin uydusu yapar, belki onun varlığından bile haberin olmaz.)

Ay, Dünya üzerinde gelgitlere, tutulmalara sebep olabilir.

(Etkimiz farklı kişiler üzerinde farklı olacak bunda hemfikiriz ama kimde nasıl işleyeceğiniz bilemeyiz. O zaman buradan beni yanlış anlayanlara, efendime söyleyeyim kendisinde ters etki yarattıklarıma -eğer varsa- sesleneyim. Benden ötürü gelgit yaşayanlardan özür dilerim. Keşke elimde olsa! )

Bildiğim, araştırdığım kadarıyla ay hakkında bunları söyleyebiliyorum. Sadece kendi masalımdaki ayı tarif etmek istemiştim. Benim masalımda ay kocamandır, heybetlidir. Rengi gümüştür. Komik biçimde daha çok dolunaydır. Gençtir. Toydur. Göremediğim, anlamadığım bir tarafı vardır. Bazen kendini saklar. Denizlerimiz, dağlarımız hemen hemen aynı yüksekliktedir. Kraterlerimiz de vardır belki. Bir çekim alanı, bir mıknatıs içinde, nasıl olduğunu bilmeden hareket eder.

Benim masalımdaki ay çok güzeldir. Herkesin masalındaki ay güzeldir. Kimisi ayını bulamaz. Belki suyun yansımasında bulur, sarhoşken bunu öpmeye çalışırken denize düşüp boğulur. Li Bai böyle ölmüş. Yalnız bir ölüm.
Oysa masallardaki ay…


Galileo, bendensin !



Havanın sıcaklığından ne yapacağımızı şaşırdık tabi. Ben de geçen geceyi salonda geçireyim demiştim. Yerdeki yastığımı şöyle düzeltip, uykuya dalıp dalamayacağımı kendi içimde bir bahis konusu yaparken sesleri dinlemeye başladım.

Önce “Vııııın!” diye bir araba geçti. Saatte kaç km. hızla gecenin bir köründe yol alıyordu. Nereye gidiyor, ne yapıyor bilemem. Fikir yürütüyorum onun yerine. Bence birine ya da bir şeye kızmıştı. Öyle bir hırslanmış ki, o sesi duymayanlara tarif edemeyeceğim galiba. Ne kadar hız yaparsa, o kadar rahatlıyordu sanki. Bunları düşünürken aklımdan, “aynı zamanda” insanların ne kadar farklı duygular yaşayabileceği de geçti. Dünya böyle bir şeydi. Hep duyardım da, örneğini ben ilk defa yaşadım galiba. Ben uyumaya çalışırken, birileri sinirliydi, birileri de hırslıydı.

Bu düşünceler içinde ufacık bir zaman diliminde kendimden geçmişim. Bahis tek taraflı olunca, kazanıp kaybettiğini anlamak da güçmüş. Uykuya daldım ama kazandım mı kaybettim mi bilemedim. Genelde, “Eğer uykuya dalarsam, şöyle şöyle böyle böyle olsun.” diyerek batıl şeyler uydursam da, uyanınca “Ama 15 dakika geçmiş. Uykuya dalmış sayılır mıyım? Dileğim olacak mı yani?” de diyorum. Kısacası kendimle çelişiyorum.

Neyse beni 15 dakikalık uykumdan uyandıran bir başka arabaydı. Sesi sonuna kadar açılmış “Dum Tıs..Dum Tıs..!” ritimleri sanki saatte 10 km. hızla gidiyordu. Önceki araba tavşansa, bu araba kaplumbağaydı. İçinde mutlu birileri vardı sanki. Eğlenmeye doymamışlardı. Arabada devam ediyorlardı. Kendilerinden taşan, üstlerinden başlarından dökülen neşe başkalarına da bulaşsın istiyorlardı. O saatte kimse uyumasın, onlara eşlik etsindi sanki. İşte ben uykumdan uyanmış da yeni bahislere oynarken, birileri mutluydu, birileri de neşe saçıyordu.

Yeni dileğimi tuttum. Bu sefer bir de şart koydum. Eğer 10 dakika içinde uykuya dalabilirsem bir şeyler gerçekleşecekti. Kazansam kaybedeceğim, kaybetsem kazanacağım belli olmasa da, hem kazanıp hem kaybetsem de uykuya daldım. Bu seferki biraz daha uzun bir süreydi. Yaklaşık 2 saatlik uykudan sonra sıkıntı içinde uyandım. Kâbus görmüştüm.

Uyandım da, dışarıda bir kavga vardı. Yerimden kalkmadan dinlemeye çalıştım. Altıncı kattan anlaması çok güçtü. Sonuçta da anlayamadım zaten. O sırada birbirlerine bu kadar bağırmalarına değecek şeyin ne olduğunu düşündüm. Bir akışa girip de birbirimize hızla bir şeyleri anlatmaya çalıştık hepimiz. Değdi mi acaba? O akışın dışındaki bir insana göre çok boş ve gereksiz bir şeymiş. Hiç hoş değilmiş. Bunların farkına vardım. Hiçbir şeyin hiçbir şeye değmeyeceğini de anladım. İşte benim kâbus gördüğüm ve sıkıntıyla uyandığım sıralarda, birileri dövüşüyorlardı, birileri kavga ediyordu, birileri de bomboş şeyler için birbirine kızıp bağırıyordu.
Artık salonda yatmanın pek de iyi bir fikir olmadığını öğrendiğimde çok geçti. Odama gidemeyecek kadar bitkin ve isteksizdim. Yeni dilek tutmaya bile isteksizdim. Zaten kâbusun etkisindeydim. Üzgündüm. Yeniden uyumama fırsat kalmadan ambulans geçti.

Her ambulans geçtiğinde üzülüyorum zaten. Zaten de üzgündüm. Böyle bir şeyler yaşadım işte. Üzüntülü zamanlar… İçindeki insanın çok ağır bir durumu olmaması için dua ettim. Ambulansın içini hayal ettim. Sağlık ekiplerinin soğukkanlılığı gözümün önüne geldi. Sıcakkanlı birisi olarak irkildim. J Sonra ambulansın önünde oturan yakınını düşündüm. Hali çok kötüydü. İnsan duygusal olarak çöker zaten. Fiziksel olan şeyler önemli değildir pek gözümde. Ambulansın ön koltuğundaki kişinin dualarına eşlik ettim. Sabahın 4’ünde ambulansın neden siren çaldığını da merak ettim. Belki de yol kalabalıktı.

Bu düşünceler içinde aklımdan geçenler, ben uyumaya çalışırken birileri hayatta kalmaya çalışıyordu, birileri üzgündü, birileri soğukkanlıydı, birileri de duygusal olarak çökmüştü.

Etrafı izlemeye, kendi kendime yorum yapmaya bayılırım ancak, geçen gece ilk defa seslerle izledim etrafı. Değişik bir eylem, zaman zaman hoşuma gitmesine rağmen, zaman zaman sıkıldım. Görmediğim şeyler, aslında beynimin uydurduklarıydı. Duyduğum şeylere göre bir şeyler gördüm işte.

Sabah olmaya yakındı. Dünya dönmüştü işte. Kendi çevresinde bir tur daha attı. Bu arada bir de ezanı duydum. Bu sefer uyuyabilmek için dua ettim. Duam kabul oldu :)
Ben yatakta debelenirken birileri mutluydu, birileri üzgündü. Birileri gülerken birileri ağlayabiliyordu. Dünyanın yuvarlak olduğuna en büyük kanıt buydu. Yazık oldu, Galileo’ya kimse inanmadı!

Saygılar efendim :)

Çağrışımlar İçinde

Birbirini çağrıştıran kelimeler arasında kaldım. Özgürlük aklıma geldi, sonra kuşu düşündüm, sonra beyazla mavi geldi aklıma. Birden ferahlığı çağrıştırdı. Rüzgarı düşündüm. Yelpaze de aklıma gelenler arasındaydı. İşte benim garip beynimde yelpaze ile özgürlük arasında böyle bir bağlantı vardı.

Sadece benim beynimde bir gariplik olmadığını bir araştırma yapınca öğrendim. 1872 yılında yayınlanan 'Young Ladies Journal' dergisinde yelpazelerin gizli dili anlatılmış, hızlı yellenmek 'ben özgürüm' demekmiş. 1872 yılındaki leydi! lerle bakış açım aynıymış. Buna niye şaşırmadım?! Ben 2009 yılında 1872 kafasıyla yaşamaktan gayet memnunum.

Özgürlüğün tanımını düşündüm de, özgürlük bir tane değil ki. Düşünce özgürlüğü, siyasi özgürlük,ifade özgürlüğü, negatif özgürlük, pozitif özgürlük, cart özgürlük, curt özgürlük... Kendi kendime ,"Kendimi ne zaman tamamen özgür hissedebilirim?" diye sorduğumda alacağım cevap, benim özgürlüğümü tanımlayacak. İşte beynimdeki ilk çağrışımın, özgürlükle kuşun bağlantısı budur.

Kendimi kuş gibi hissedersem, istediğim zaman istediğim yere uçacaksam, evim gökyüzü olacaksa ben özgürüm, bunu hissettim. Evimin gökyüzü olması, beynimdeki mavi ve beyazı çağrıştıran yerler. Bulutlar ve beyaz güneş ışığı...

Bir saniye, bulutlar deyince, ferahlığın nereden geldiğini anladım çağrışan kelimeler arasına. Bulutlarda yaşamak, bulutlarla yaşamak bir kuş için ferahlık. Bir kuş değilsem de, havayı serinleten bulut beni ferahlatıyor. Şekilleriyle fal baktıran bulut beni ferahlatıyor.

Ferahlığın da nereden geldiğini çözdükten sonra, rüzgara geçiş yapmak istiyorum. Şu sıcak havalarda, beynim kaynarken beni ferahlatan tek şeyin rüzgar olması şaşırtıcı olmasa gerek. Bunun çözümü çok basitmiş.

Bulmacamın son parçasındaki yelpaze, rüzgarın eş anlamlısı olan "yel"den de gelmiş olabilir. Rüzgarı sağlayan en ilkel şey olmasından da gelmiş olabilir. Açıkçası şu anda nereden geldiğini pek önemsememekle birlikte, beni nereye götürdüğüyle gerçekten çok ilgileniyorum.Burada kısır döngüye girdik galiba :). Şimdi isteyenler ikinci paragrafa dönerek oradan okumaya devam edebilirler. İstemeyenler için beynimin beni götürdüğü yeni yere uçuyoruuuzz...

3!
2!
1!



Seçimini yeni çağrışımlardan yana kullananlar, merhaba ! Yelpaze beni değişik yerlere götürdü. Sanki kuş oldum, alabildiğine özgürüm , beyaz gün ışığı içinden, bulutların arasından gidiyorum. Bir yere indim de, yolculuğumun zamanda ilerlemesinden şüpheliyim.

1900'lerde bir genç kızım. Türkiye'de yaşıyorum yine ve tabii ki. O zamanlar özgürlüğün tanımını bir başka türlü yapıyorum. Çünkü çok yakışıklı bir adama aşığım. Çünkü o sarışın, çünkü mavi gözlü. Çünkü bana özgürlüğümü onun beynindeki çağrışımlar verdi.

Dün, İsmet Paşa'dan Lozan'daki görüşmeler hakkında çok memnun edici gelişmeler duyduk. Sonucun böyle olması muhakkaktı! Bilfiil kendilerini tebrik etmek istedim. Fikirlerimizin sabit olması , kanaatlerin bir olması... Ona bir kere daha aşık oldum. İsmini vermediğim halde kim olduğunu anlayanlarla aynı yoldayım. İsmini vermediğim halde, özgürlüğünü böyle tanımlayanlarla aynı yoldayım.

İşte dün, 24 Temmuz'da Lozan'dan duyduğum havadisler bana özgürlüğün tanımını bir kere daha yaptırdı. Artık yelpazemi daha hızlı sallıyorum. Kabarık modern eteğimle Lozan kutlamalarında otururken, onunla bir vals yapmayı çok istiyorum!

Misafircilik

Bir süredir aklımızda bir fikir vardı Umut'la. Bloglarımızda misafircilik oynamaya başladık. Geçen gün bir yazımı onun bloguna koyduk. Yazının bağlantısını buraya da koyuyorum, okumak isteyenler buraya buyursunlar... :)

ELMA !

Sadece 29 harf var elimde. Söyleyeceklerim ne kadar fazla olabilir ki! Hadi noktalama işaretlerini de duygularımı ifade etmek için kullandığımı düşüneyim.Kombinasyon kaç tane daha artar? En fazla kaç kelimeyi, nasıl anlamlı bir şekilde bir araya getirir de, beni ifade etmesini sağlayabilrim? Ya da seni? Bu nasıl sağlanır? Çok zor.

Yazmanın çok zor bir iş olduğuna karar verdim. Yaptığım biraz delilik! Konuşurken hadi gözün yardım eder bakışınla, ses tonun yardım eder, elin kolun da durmaz belki. Tüm varlığınla bir şeyler anlatmaya çalışırken bile, anlaşılamıyorsan istediğin gibi yanlış yolda değilsin. Bu böyle, bunu anladım! Kendime soruyorum, "Pardon da hangi akla hizmet, ne anlatacaksın canikom ?"

Şimdi bazen canım sıkılıyor, yapabileceğim en mantıklı şey yazmak oluyor. Bu sefer ne yazacağım derdi oluyor. Hadi ne yazacağıma karar versem, nasıl yazarım diye düşünmeye başlıyorum.

Yazarken ne yazacağımı bilmeden, içgüdüsel bir durum yaşıyorum. Önceleri ,bir şekilde bir kalem-kağıt bulurdum, şimdi genelde klavyem yardımcı oluyor. Küçükken babama daktilo aldırmıştım. Daha küçükken bir A4 kağıdını ikiye bölüp, o iki sayfayı da ortasından zımbalayarak 4 sayfalık bir gazete çıkarıyordum evde. Daha eskisini hatırlayamıyorum. =) Ama hiçbir zaman düşünüp de yazamadım, bu çok kötü. :( Nasıl oluyor anlamıyorum ben. Ne yazacağımı bilmeden ben, elim nasıl yazıyor, parmağım hangi tuşa basacağını nerden biliyor?

Beynim elime emir verdiğine göre, beynime emir verenin kim olduğunu çok merak ediyorum. Bir an önce çıksın ortaya bence. Belki direk kendisiyle iletişim kurmak istiyorum, nereden biliyor? Çıksın işte, onu istiyorum! "Elma!!" Kaç sefer daha elma demem gerek?

Bir satır sonra ne yazacağımı, neden bahsedeceğimi genelde bilmediğimden; arada bazen birkaç satır önceden devam etmek gerekebiliyor şimdi olacağı gibi. Anahtar kelime,"Daktilo!"




Daktilom, yatağımın altında duruyor. Onu kimseye vermem. Ben daha ilkokuldaydım, hem "Çat..Çat" sesleri hoşuma gidiyordu , planım zaten yazmaktı. Teknolojinin gelişmeye başladığı dönemde, ne bileyim ben, ben ilkokuldayken en azından kasetler vardı, atari vardı, cep telefonu yeni trend olmaya başlamıştı belki, bazı evlerde bilgisayar bile vardı. Hadi teknolojiyi takip edemedik diyelim, tekerlek icat edildiğinden beri bisiklet vardır herhalde. Normal bir çocuğun istekleri bunlar olabilirdi. Anormal bir çocuğun isteği ise adı artık antikalar listesinde görülebilecek - ve bingo ! anahtar kelime buraya gelecek- daktilo!

Ben anormal bir çocuktum. Bisiklete binmeyi öğrenmedim, içimde kaldı. Annemler bana zorla bisiklet aldılar, ama başka çocuklar bindi bisikletime. Topum olsun istemedim. Daha elimde tutmayı bile beceremem. Ben sadece daktilo istedim. Hem de ısrarla. Piyasada olmadığını öğrendiğim halde, var olduğu inancıyla tutturdum.

Öyle ki, bir gün babacığım beni dinlemektense, Kemeraltındaki eski dükkanlara sorup soruşturup, bir yerlerde bulabilmeyi umut etmiş, sabahın köründe evden adımını atarak, belki de rahata kavuşmuştu. İzmir'de yazdı. Hava 40 dereceydi. Babam Kemeraltı sokaklarında, bense o saatlerde sıcaktan yanan evin balkonunda kavrulmaktaydık. Gözlerim bir müddet sonra aşırı ışığa duyarlı hale geldiğinden annemin gözlüğünü taktım. O gün öğleden sonraya kadar, hareket etmeden evin balkonunda bekledim. Babam kan ter içinde kalmıştı. Annem de bitmişti benim sayemde.Onlara biraz eziyet ettim.

Babam geldi. Elinde daktilo vardı. Daktilom vardı! Ona sarıldım sarıldım öptüm. Daktilo poşetinden çıktı. Hayalimdekinden güzel ve yeniydi. Kullanımını öğrendim ve o gün ve ertesi gün gün boyu yazdım. Biraz mükemmeliyetçi olmam, herhangi bir hatada üstüne başka harf basmayı kendime yedirememiş olmam,yeni kağıda geçme,eskileri tekrar yazma, alışkın olmadığım için hızlı yazamamam ve bunun gibi sebeplerden ötürü daktilonun kullanımını günden güne azalttım. :(

Ben daktilomla pek yazı yazmadım. Daktilomu pek kullanmadım. Yazana kadar diyeceklerimi unutuyordum. Düşünerek yazı yazmayı çok denedim. Her defasında çevremdekilere ne yazsam diye sordum. Hiçbirinde de onları dinlemedim. Kafama ne eserse, o an içimden ne gelirse yazdım. Denilenler kafamda bir şeyler çağrıştırırsa onu yazdım. Bir satır öncesinden, bir satır sonra diyeceklerim belli olmadığından, içimdeki isimsiz kahramana kaç sefer "Elma!" demiş olmama rağmen kendisiyle henüz iletişime geçememiş olmamdan, hızlı yazmam gerek. Diyeceğimi unutmamam gerek. Çünkü beynimde bir yerde durmuyorlar.

Daktilomla hızlı yazamadım. Daktilomla yazı yazamadım. Daktilomu kullanamadım. :( Daktiloma haksızlık ettim, babama haksızlık ettim, anneme haksızlık ettim. Belki başka bir hırs geldi içime, orasını bilemiyorum. Belki o , içimdeki isimsiz kahramanın kulaklarını tıkadı. Ne kadar "ELMA !" desem de boooş.

Daktilom yatağımın altında durur. Beyazdır. "F" harfini tam basamaz. Hızlı yazmaya çalışırsan, mekanizmasındaki kolları karışır, harfler birbirine girer. Daktilom temizdir.Dikkatli kullanılmalıdır. Çok özeldir. Onu kimseye vermem.

Daktilomla yazı yazmadım ben hiç!

Hepimiz Nostradamus'us!! , ben hariç :))

Belki güneş doğmuş olabilirdi. Gözümü açmadığımdan, belki diyorum. Hissettim, hislerimin doğruluğundan hiçbir zaman emin değilimdir zaten. Tık... Tık! Sert ve tok tıktıklar bir müddet devam etti. Yastığımı düzeltip, diğer tarafa döndüğümde; belki güneş doğmuştu, zaten hislerimden emin değildim. Bir belki ve bir zaten kendimi açıklamaya şimdilik yetti.

Tıktıklar beynimde bir yerlerdeymiş.Düşünüyorum, bir fotoğraf çerçevesi gibi bir şeyin içinde yaşıyorum. Ne kadar sınır dışına çıksam da, yine de bir sınır içindeyim, beynimin sınırları. Gece yatıp, sabah kalkarım. Sabah yatmayı düşünürsem içimi bir ürperti kaplar. Akşam kalkmak beni son derece mutsuz eder. Ben de sınırlarımın içindeki özgürlüğümü gece bir hayli geç, fakat asla sabaha karşı olmadan yatmakta buluyorum.

Gece bir hayli geç! Yatıyorum, günlük hareketsizliğimin aksine, birçok defa dönüyorum yatakta.Düşünceler, mırıltılar,sıkıntılar,sevinçler...Bir şeyleri fark etmek istiyorum. Öyle bir şey fark edeyim ki, iyi ki uyumadım da düşündüm diyeyim istiyorum. Çok şey mi istiyorum?

Derken, bir şey fark ediyorum. Kendimi düşünmüyorum. Kendimle ilgili planlar yapmıyorum. Hiç hayal kurmuyorum. Aldığım bir karardı, yeni fark ettiğim bir şey haline geldi. Ne garip! Hayal kurmuyorum; çünkü düşündüklerimin hayal olmasından korkuyorum. Çünkü ne zaman hayal kursam, yaşayabileceklerimden birini elediğimi biliyorum. Hiçbir zaman hayaller gerçekleşmez ki. O zaman Nostradamus olurduk hepimiz. Her gece hayal kurar, günler içinde gerçekleşsin diye beklerdik. Hayaller gerçekleşmez ki.

Belki yakın şeyler yaşarsın, ama hayalindeki her zaman daha güzeldir. Hayalindeki kadar güzel bir şey yaşamadığından mutsuz bir mutluluk yaşarsın. Zevksiz,biraz anlamsız, hissiz. Bütün "-sız" eklerini toplayabilirsin buraya.

Hayal kurdukça, daha mutsuz olursun. O kadar geniş ki düşünebileceklerin, o kadar büyük ki dünyan ve o kadar güzel şeyler hayal edersin ki, belki bu hayallerin gerçekleşme ihtimali yoktur. Sürekli gerçekleşemeyecek kadar güzel şeyler düşünüp de, üstelik bazılarına inanıp da, ertesi gün normal hayatına geri dönmek kadar korkunç bir şey olamaz. Buna hayal kurmak değil de, kabus görmek denilebilir.

Hayallerin gerçekleşmesinde bir istisna var. Bunu da uzun düşüncelerim sonucunda bulmuş bulunmaktayım. Yalnızca, hedeflerini hayal ettiğinde bir anlam kazanıyor.Hedefler gerçekleşince, dünyalar senin oluyor. Herkesin bir dünya olmasını unutmuş gibi, sadece yaşadığın yerin bir dünya olduğunu uydurmuş gibi...

Düşünceler hiç bitmez, ama tıkırtılar bitmeli. Bu dayanılmaz sert ve tok tıktıklar hala devam ediyor. Sonunda bu seslerin yakından, ama beynimden gelmeyecek kadar da uzaktan geldiğini fark ediyorum. "Belki güneş doğmuş olabilirdi" dedim ya, doğmuş. Gözümü açar açmaz, bir hüzme gelmediyse de, balkonuma bakarak anladım.Bilemediğim vakitlerden (şafak vakti, tan vakti değil! Güneşin henüz doğduğu vakit) tam aydınlanmamış bir gökyüzü gördüm.Bir gece önceden balkonumda yaşayan kumrularıma bıraktığım bulgurlar, güvercinlere kısmetmiş. Tıkırtılar da, güvercinlerin kimse görmeden bulgurları bitirebilme çabasıymış.

Oysa beynimden gelen tıkırtılara çok benziyordu. Oysa sert ve toktular. Bir fark varsa, sadece biri beni uykumdan uyandırabiliyor. Hiç uyuyamıyorken, bunu demek garip olmadı mı ??

Uç Uç Böcecik

Herkesin ondan bir şeyler beklemesi canını sıkmıştı. Artık bu kadar yeterdi. Düşünceliydi. Bir yaprağın üstünde gezinirken hayaller kurardı uğur böceği.

Adına şarkı yazılan, tekerlemeler söylenen, şıklığından her daim bahsedilen, iğrenilmeyen tek böcek olabilirdi. Çok güzeldi. Zarifti.Şıktı.Senin bakış açına göre, bir derdi yoktu.Olmamalıydı. Girdiği ortamlara neşe götürüyordu.O gidince şarkılar söyleniyordu. O bekleniyordu.

Ne var ki, aynı tür içindekiler arasındaki bakış açısı çok farklıydı.(farklıdır!) Diğerleri sevmezdi uğur böceğini. Diğerleri pisti.Diğerleri iğrençti. Üstleri başları çok zevksizdi. Kabaydı. Bi yerden bakmaya yeltenseler, terliği yerlerdi kafalarına.Halbuki uğur böceği beklenirdi.Uğur böceği iyiydi, uğur böceği mükemmeldi. Başka bir böcek; uğur böceği hakkında sadece, “O kim yaa! Neymiş yani?Çok da matah!” diyebilirdi. Ben duydum ,öyle dedi.






Uğur böceği dertliydi. Hayaller kurardı yaprağın üstünde gezinirken. Moral bulmak için insanların yanına giderdi. Uğur böceği uçtu. Bir minik oğlanın parmağına kondu. Oğlan serin denizin karşısında, güneşe karşı taktığı şapkasıyla kumdan kaleler yapmakla meşguldü. Kale olmasa bile bir tepe yapabiliyordu J. Şarkıdan ve tekerlemeden bi haberdi.Üstelik inşaat işi yarım kaldığından sıkkındı. “Anneee!” diye ağlamaya başladı. Bu bir tür işkence gibiydi.


Uğur böceği anneyi bekledi. Anne,Uğur’u övdü de övdü. Oğlana tekerlemeyi öğretti, şarkıyı söylediler birlikte. “Uç uç böcecik, annen sana terlik pabuç alacakk...” Bu arada oğlanın bir dilek tutması gerekti. Dilek olacaksa Uğur uçardı.

Uğur da hep dileğiyle uçardı. Gittiği yerde ona şarkı söylerlerse dileği olacak demekti.Sonra uçması gerekiyordu.,

Uğur’un dileğinden habersiz anne şarkıyı söyledi, oğlanın dileğinden habersiz Uğur uçtu. Bir yaprağa kondu.

Şıp!

Şıp! Şıp! Bu oğlanın gözüne geldi ama, Uğur’un tepesine düşen bir yağmur damlasıydı. Bu damlanın ağırlığına karşı koyamayan Uğur ,yuvarlandı bir başka yaprağın üstüne.Orada tüm zerafetiyle bir güzel böcek duruyordu. Kırmızılar giyinmiş, sanki Uğur’u bekliyordu. Diğer taraftan gözüne düşen yağmuru oğuşturarak çıkarmaya çalışan oğlan, gözünü açtığında bir sarışın küçük kız ona yardıma gelmişti.Minik elini,minik yanağına koydu. Sonra bir öpücük kondurdu.

Oğlanın adı Uğur’du.


Yaz yağmuru dilekleri gerçekleştirdi. Kum taneleri bile yapıştı birbirine. –di’li geçmiş zamanda yazılmış bu hikaye, sadece dilekler içindi. Yıldız kayarken tuttuğunuz, uğur böceği uçunca olacağına inandığınız, iki aynı isimdeki kişi arasına geçip de içinizden geçirdiğiniz ( bknz oğlan: Uğur, böcek : Uğur ), bir kumaş parçasına yazıp da, meşhur bir ağaca bağladığınız tüm dileklerinizin gerçekleşmesi dileğimle ;)

Mideli insanlar! - Ne saçma puan sistemi !

Hak etmediğin şeyleri yaşadığını düşünüyorsun. Haklısın! Hak etmiyorsun...

Halbuki hep gülmüştün hayata karşı. " -e karşı" diye bi edat kullanmış olabilrsin ama, karşı oldugunu göstermemişti hiçbir zaman, hep yanındaydın halbuki. Hep yanındaydın.Hep güldün.

Gülmek ne işine yaradı? Belki isminle uyum sağladı. Belki yüz kaslarına iyi geldi.Belki gözlerin parladı.Belki gamzen çıktı. Fizyolojik sebepler, psikolojik olanlardan fazlaydı. Komik olan; gülmekten ummadın bir şeyler, ummadığın halde getirisi olmaması seni üzdü. Bu nasıl bir çelişkiydi ki?

Umduğun şeyler olduysa, hayattandı. Biraz zaman geçirdin, şimdi hak etme zamanıydı. O zaman bir türlü gelmedi. Zaman geçmek bilmedi ?! Bu durumlarda, kendine bi oyun uydurdun. Dedin ki; elindeki her şeyin bir puanı var, puanların toplamı kadar hak ettin.Hepsinden biraz biraz yerine, kiminden tam, kiminden yok. Bu da kabul edilebilir bir durumdu.

Belki ailenden bonusları topladın, belki okulundan, işinden. Puanlar toplandı. Hak ettiğin puan bu kadardı. Fazlası yoktu. Niye olsundu ki? Hakkın bu kadardı.Niçin her zaman daha fazlasını hak ettiğini düşündün? Niye puanlar yetmedi? Yetmedi işte.

Baştan kabul ettiğin halde, sonra kabul edemedin, sindiremedin.
Sindirmek için mide lazımdı. Bir mide rahatlıkla 1.5 litre sıvıyı tutabildiği gibi, en fazla 4 litre sıvı da tutabilirdi. Balon gibi bi şeydi. Belli bir seviyeye kadar, içine koyulan kadar şişiyordu. Sende böyle mide yoktu ki! Kapasiten belliydi. İçine atacakların, içinde tutamadıkların belliydi.



Sen yedikçe, karşındaki geniş bir miden var sandı. Sana yedirdi de yedirdi. Midelerin geçici bir yerleşim alanı olduğunu unuttu. Senin, yediklerini içinde belli bir süre tutabileceğini bilemedi. Yediğin şeyler, midende parçalandı. Özüne kadar düşündün, en ince ayrıntısına kadar ! Düşünürken sana zarar vermesini istemedin düşüncelerinin. Mukoza kaplı olmana rağmen, bazen zarar gördün. Çok acıydı veya çok ekşi. Belki de sadece çoktu ve sindiremedin.

Belki sadece sana yedirilenlere bahane buldun, mide rahatsızlığının kendi asitinden olduğunu düşünmedin. Sonunda noldu, yıllardır yiyorsun. Bazen yemiş gibi yapıyorsun, küçükken çok yapardın, aynı metod ;) Hepsi bir şekilde özümsendi. Kimini beynine yolladın, ders aldın. Kimini sadece kendinden uzaklaştırdın. Bir şekilde gelip geçtiler, sadece biraz hazımsızlık yaptılar. Bu hazımsızlık da, sana daha fazla puan hak etmişsin gibi bir düşünce getirdi.

Ne saçma !

Esas Oğlan- Esas Kız - Esas Mesele

Eski Türk filmlerine bayılırım. Siyah beyaz olanlarına da, sonraki renkli kuşağa da.
Bir saniye, ben az önce siyahla beyazı renkten saymadım mı?

Kırmızı kadar,mavi kadar,yeşil kadar,turkuaz kadar... renktir siyahla beyaz da. Tamam, ağacın yeşil olmasına, kalbin kırmızı olmasına alışkınsın da, etrafında az görüyorsun diye, siyahla beyazı renkten saymamak da nereden çıkmış? Örnek ver desem, martının rengi dersin beyaza, martının gagası dersin siyaha. Hatta hangi hayvan olmak isterdin sorusuna da, "Martı" diye cevap vermiş olabilirsin çoğu kez. Bu cevabı verirken, beyazın çok kir tuttuğunu düşünmediğine eminim.

Hayatın ilerlerken, yaşının en az- en çok skalası içinde değiştiğine bir bak.
Beyazla siyah, en az ile en çoktur. En az ile en çok zıt değildir !
Siyahla beyaz, en çok ile en azdır. En çok ile en az zıt değildir!

Beyazdan başladın, siyaha doğru gidiyorsun. Şu an hangi renksin, biliyor musun? Peki hangi renk hissediyorsun? Renkler birbirine uymuş mu? Zıt diye bir şey var mı dünyada?

Siyahla beyaz öyle uyumludurlar ve aralarında öyle bir aşk vardır ki hayret edersin. Bir kere siyahın üstünde en güzel beyaz, beyazın üstünde en güzel siyah görünür. Birbirlerini bu kadar tamamlayan bir ikili daha yoktur. Yan yana gelmeleri, karşılıklı duruşları muhteşemdir. Siyahla beyaz hayattaki esas oğlanla, esas kızdır. Eski Türk filmleri bu yüzden mi siyah beyazdı?




Gözünü kapasan, beyninle bağlantını mümkün olan en az seviyeye, beyaza yaklaştırsan, hiçbir şey düşünmemeye çalışsan, işte öyle bir derinlikte bulunsan da baksan arada hayata keşke. Bir baksan hangi rengi hakkıyla yaşamamışsın ve üstünde ne var şu an?

Bi düşünsene beyaza haksızlık ettin mi daha önce? Örnekse kirlenir diye giymedin mi? Ya da siyahla aran nasıldı hatırlamaya çalış! Çoğu kez içini mi kararttı senin? Zıtlıklar dünyasında yaşıyorum deyip durdun da, en büyük uyumları kaçırdın mı yoksa?

Esas oğlan, esas kız... Olayın esası nerede başlıyordu? Bir şekilde gelişiyordu da,kopamıyordu. Herkes yüreği ağzında bir sonraki sahneyi beklerken, herkes siyahla beyazı zıt zannederken, siyah gecede beyaz yıldızlar parlarken,beyaz perdede siyah insanlar yürürken, işte böyle bir anda , görmüyor muydun uyumu? "Son" yazmadan önce, ama bir seferinde bile istisna olmadan, siyah beyazı öpmedi mi? Beyaz siyaha sarılmadı mı?

Siyahla beyaz, renk sıfatını en çok hak edenlerdir. Tüm dalga boylarını bir anda görürsen, beynin "Bu beyaz!" der, hiçbirini görmezsen, bu siyahtır. En azla en çok arasındaki ayrımdır bu. Zıt değil, uyumdur. Siyah bir uyum ;)

Siyahla beyaza haksızlık etmeyin, yazık olur !

Bol kişi zamiri bir arada..../ Fil olmak fena fikir değil...

Yolculuklar; herhangi bir yerden, herhangi bir yere...Bilinçli veya bilinçsiz...Sorumlu veya sorumsuz...Öyle ya da böyle...

Yolcuyum! Şu anda bir yerdeyim işte, herhangi bir yer. Herhangi bir yerden geldim buraya. Ömrüm yolda geçiyor.Bakıyorum, bakınıyorum. Bavulum var mı? Bilmiyorum. Varsa ağır mı ?Bir fikrim yok. Ağırsa taşıyabiliyor muyum? Belli olmaz. Taşırken yalnız mıyım? Evet ! Herkes yalnız ki.

Terminallerde, hava alanlarında, duraklarda, limanlarda, zaman tünelinde, orada, burada...Yolcular doluşmuşlar. Kameralardan görülüyor akın akın insanlar, bavullar.Kimi çaprazdan gelip, düz yürüyor. Kimi düz gelip, çapraza gidiyor. Kimi düz gelmiş, düz gidiyor. Bavulları var. Bavulları ağır, taşıyamıyorlar. Terminale on kişi birlikte de gelseler, herkesin yalnızca bir kişi ettiğini unutuyorlar. Unutkanlar.

Beyinlerine değişik emirler veriyorlar. Beyinleri onları değil, onlar beyinlerini yönetiyorlar; bir yönetim söz konusuysa. Kıvrımlar...Herkesin kalbi var mı? Bi saniye. Kalp derken, hangi kalp? Hani şu kan pompalayan cinsindense akla gelen, o değil benim bahsettiğim. Kalp işte. İçteki başka bir yer. Yerini kimse bilmiyor. Oralarda, sahip olanların içinde bir yerlerde. Sahip olmayan da çok.Sahip olan var mı? Birileri. Yalnızca bir kişi edebilecek birileri, onlar. "-lar" eki doğru muydu?

Herkes, kendi başına yalnızca bir kişi edebilir. Hayali çok olan iki kişiden sayılmaz, akıntıya kapılıp giden yarım kişi değildir. En fazla ve en az bir kişi edebilecek birileri. Kim ki onlar? Onlar...

Akıntı var buralarda bir yerde.Bazıları bakıyor, dışardalar.Bilinçliler. Bilinçli olmaya çalışıyorlar.En azından sorumlular. Kimisi var, akıntının içinde.Su nereye giderse, yolu o. Düşünmüyor.Bilmiyor, bilmek istemiyor. Sorumsuz,bilinçsiz.

Bazen zamanda yolculuğa çıkmak istiyorum. Biraz geçmiş,biraz gelecek. Bunu istediğim zamanlarda, akıntının dışındayım. Bilinçliyim.Tek kişiyim. Beynimi ben yönetiyorum.Kıvrımlarım... Kalbim var. Ne var ki unutkanım, çünkü unutkanlar. Geçmişi hatırlamıyorum.

Beynimi ben yönettiğime göre, belki de canım hatırlamak istemiyor. Belki kalbim istemiyor, beynim ısrar etsede. Bu noktada canım fil olmak istiyor.Fil olsam, mükemmel bir hafızam olurdu. Fil olsam çok zeki ve itaatkar olurdum, insanları eğlendirmek üzere sirklere bile katılabilirdim. Ne var ki, Afrika fillerini insana alıştırmak zormuş, tek kişi olduğumu zaten en başında kabullenmiştim.

Yolcuyum! Şu anda herhangi bir yerdeyim. Bakınıyorum, bavulum var, biraz ağır.Taşımaya çalışıyorum, çok kolay değil. Fil olmak da fena fikir değil!

Günler, saliselerden daha hızlı geçmesin !

Haziran bitmeden, Temmuz başlamadan bir saat önce yazmaya başladım bu satırları. Bu seferki değişik bir yazı olsun ! Söyleyeceğimi direk söyleyeyim, bir şeyleri bir şeylere benzetmeyeyim istiyorum bu defa. Hiçbir şey, hiçbir şeye benzemez ki zaten.

Günler geçiyor. Her gün, diğerinin üzerinden atlıyor. Bir yere gidiyor işte. Herhangi bir yer, önemi var mı neresi olduğunun? Herhangi bir yerde, 24 saatliğine bir başka hayat olacak belki. Bilmem ki, bu onun kararı. Artık benim günüm olmaktan çıkmış.


Saatler, günlerden daha hızlı geçiyor kuşkusuz. Bence saatler birbirlerini ittirerek ilerliyorlar. "Çekilsene arkadaşım, sen bittin, artık benim zamanım! Uzaklaş buradan !", bu bir saatin, son dakikalarında duyduğu son cümle olabilir bence. Saatlerin biraz kıskanç ve aceleci olduğunu düşünmüyor değilim. Sanki 24 tanesi birden bir güne sığmayacaklarmış gibi acele ediyorlar. Sanki en güzel anını, illa o saatin içinde yaşaman gerekirmiş gibi , diğer saatin içinde yaşarsan kıskanacakmış gibi. Senin için ilerlerken, seni unutmuş gibi... Senin için var olurken, seni umursamazmış gibi... Kendi içinde bir başka mücadeleye girmiş gibi.

Dakikalara ne demeli? Dakikalar benden saklanıyorlar, buna eminim. Hiçbir zaman ilerlediklerine şahit olamıyorum. Saatime bakıyorum şimdi, yelkovanın üstünde gözüm, dakika ilerliyor ama yelkovan sabit sanki. Bir dakika, bir dakika fark edilmiyor ama; 10 dakika geçtiği gayet belli oluyor.

Saniyelere bakılırsa, kelebek etkisi diye buna derim :) Vikipedi Teyze'ye göre, "Kelebek etkisi, bir sistemin başlangıç verilerindeki küçük değişikliklerin büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurabilmesine verilen addır.". Zamanda minicik bir yer, kiminin hayatını mahveder, kimini göklere çıkarır. Küçük bir değişikliktir ama, sonucu çok büyük olur ve öngöremezsin ! Hayat saniyelerden ibarettir o zaman.


Daha küçük zamanlar, kelebek etkisi oluşturmaya daha yakındırlar belki. Saliseler kusuruma bakmasınlar, onlara bakarken başım dönüyor. Sizi seyredemiyorum sevgili saliseler ! Şimdi kızsam mı sevsem mi bilemedim sizi. Aslında zamanın nasıl ilerleyeceğini saf bir şekilde izlemek ne kötü! İzleyememek güzelmiş. "Sen illa bakıcam diyorsan, bende de öyle bir inat var ki baktırmam işte! " diyor bana. İyi de diyor.

Şimdi bir ironi yapayım bari . :). Saliseler ve daha küçük zaman dilimleri haricindekiler beni sevmiyorlar, çünkü çok hızlı ilerliyorlar. Bunu demekle, bir günün bir saliseden daha hızlı geçtiğini savunmuş oluyorum. Sonuna kadar da arkasındayım dediğimin. Böyle tezat görülmemiş!

Geçen gün eski yazı defterime baktım da, çook eskiden, yaklaşık bir 10 yıl önce, şöyle bir şey yazmışım: " 10 dan geriye sayarken günleri, kendimi kaç 10 gün geçti diye sayarken buldum." Ben bunu geçirdiğim 10 yıllık tecrübeye bağlı olarak, kendimi kaç 10 yıl geçti diye sayarken buldum diye değiştirebilirim galiba. Cevabı 1 olsa da, 2 olmaya da yakındır.

Biraz daha zaman geçti, bunu yazarken, bu okunurken.
Rahatsızım ben. Geçmesinler. Dur diyeyim dursunlar. Günler atlamasın, dakikalar birbirini ittirmesin, kelebek etkisi yokmuş gibi olsun. Herkesin istediği zamanda, öylece kalabilsin. Biraz da zamanını zaman durmuşken geçirsin. Mola bittikten sonra, kum saatini yine çevirsin. Ya da bir anlaşma yapalım, günler saliselerden daha hızlı geçmesin!

Nasıl ya? Hangi ben?

Yalnızca birkaç yıldır konuşabilenlerin her şeyi söylemesi serbesttir. Hatta bir çocuğun beklenmedik şeyler söylemesi ,etrafında küçük çaplı kahkaha tufanına sebep olur genelde.

Hangi çocuktan beklenen bi tepki görebilirz ki? Beklenen bir tepki, mantıksal çıkarımlar, çevresel faktörler ve bunun gibi birçok etkinin düşünülmesi sonucu oluşmaz mı? Peki ya çocukluk, sonunu düşünmeden içinden gelen her türlü işi yapabilme sanatı değil midir?

İşte, fazla derine inmeden düşünmeye başladığım yıllardı. Anaokuluna gidiyordum. Ront yapacaktık. Gelinleri oynayacağımız sonradan karar verildi. Genelde bir kız bir erkek eşleştiriliyorduk, ve erkekler teneffüsler de dahil kızlara göz kulak olma görevini üstleniyorlardı. Daha ront kelimesinin anlamını yeni öğrenmiştim. Eşlerimizle oyunlar oynayıp, danslar edecektik.

Ben bu rontun hayallerini kurmaya başladım. Fakat kafamda oturtamadığım bir şeyler vardı. " " Ne giyeceğim ??!! " . Okuldan eve dönerken anneme bu konuyu açtım. "Peki, ne giyeceğim?". Annem gayet sakin " Tuvalet!" dedi. Emin olamadım, bir daha sordum, aynı cevabı aldım. "Tuvalet nasıl giyilir ki ??". Ben burada gayet bildiğimiz, banyodaki tuvaletleri düşündüğümden bir türlü oturtamadım. :)))

En sonunda klozetin kapağını büyük yakalar olarak hayal ettim. Eteğin kabarıklığını da açık olan klozet tamamlıyordu. İğrençti ama böyleydi. Benimki pembe, eşiminki maviydi. Hayalimde böyleydi en azından. :) Şekli şöyle bir şey oluyordu:





Sonra oynayacağımız ront belirlendi. Gelin-damat olacaktık. Anneme bir kez daha sordum. "Anne, gerçekten tuvalet mi giyeceğiz?". Annem benim anladığım anlamı düşünmemişti bile, "Hayır", dedi. Artık gelinlik giyiyormuşuz. O an havalara uçtum. Gelinliği giyince de şöyle bir şey oldum: Tanımayanlar için ayakta soldan 2. benim :)




Bunu fark ettiğimde gerçekten çok gülmüştüm. Eş sesli kelimelerle ilgili sorunlarım bitmek bilmiyordu. Gene beni görenler bilir ama, bilmeyenler için sol yanağımda 2 tane minik ben vardır. Bununla ilgili çok ayrıntıya girmeden, annemle bir diyaloğumuzu aktarayım bari:


Gül : Anne bunlar ne?
Annem : Ben kızım.
Gül : Nasıl yani sen mi?
Annem : Hayır kızım, ben!
Gül : Anlamıyorum, ben mi?
Annem : (Çıldırmaya ramak..) Hayır, sen değil, ben.
Gül : Sen mi? Ben mi?
Annem : Kimse kızım, onun adı ben.
Gül : Adı Yasemin mi? ( Annemin adı Yasemin.)
Annem : Hayır kızım, (hala sabırlı :) ) ben.
Gül : Hmm, ben, yani Gül !
Annem : Bu konuyu daha sonra konuşalım :)))
Bunlar kötü günlerdi. Her şeyin tek bir anlamı var sanıyordum. Hiçbir şeyin altında başka bir anlam aranmayacağı gibi, kötü anlamlar kesinlikle yoktu benim sözlüğümde. Yanılmışım. Zamanla her şeyin aslında bir başka anlamı olduğunu fark ettim.

Eş sesli kelimelerle ilgili sorunum hala tükenmiş değil. Hala, adımın çiçek olan gül mü, yoksa gülümsemek olan gül mü olduğunu düşünür dururum.

(Dipnot: Yine zamanında kır saçlı birini, saçı cam kırıklarıyla dolu birisi olarak hayal ederdim. Salak mıydın neydim yahu :D Hiç güleceğim yoktu.)

Karar verdim. Bitti!


Birinden, bir şeyden ayrılmak ne kadar zor olabilir? Çok diyenler çoğunluktadır.
Terk etmek için sebep gerekir. Terk edilmek için de. Ayrılmak , terk etmek veya terk edilmekle başlar. Bir karar verilmesi gerekiyor tarafların biri tarafından.

Kararlar kolay verilemiyor. -En azından ben kolay veremiyorum .- Zaten zor verilmiş bir kararda da her an geriye dönüş söz konusu olabilir. Yani "Karar verdim!" demekle de iş bitmiyor.

Hele ayrılıklardan nefret eden birisi olarak, ayrılığa karar verebilmenin inanılmaz ağırlığını da bir başka türlü hissettiğimi söyleyebilirim. Yani aslında ben istiyorum ki, hayatıma giren bir daha çıkmasın! Ama demezler mi," Kızım iyisi var kötüsü var, nasıl karar vereceksin? ". Bu noktada "Poffff ! " demek istiyorum. Hiçbir şey istediğim gibi değil mi benim? İyi dersin kötü çıkar, kötü dersin iyi çıkar. Zor şeyler bunlar.Çok zor.

Dengeler dünyasında yaşıyoruz. Hayatına bir şey girdi mi dengen değişir. Yerleşti mi, kendine yeni bir denge edinirsin. Yeni dengenden memnun değilsen, artık hayatınla girift olmuş bu mekanizmadan kurtulmak için acı çekersin.

Bu mekanizma halinden memnunsa bir yere kıpırdamak istemez. Onun istediği her şeye sahipsen, ayrılık onun verdiği bir karar olamaz. O yalnızca terk edilen taraf olabilir. Bu noktada, tek bir vücudun taraflara ayrılması ne kötü. :( Terk edilen ve terk eden tarafları. İki ayrı kutup. İki farklı his, iki zıt kelime (veya söz dizimi :D) olur.

Ayrılıklar kötü müdür hep? Her nefret edilen şey kötü olmak zorunda mı? Tabii ki de hayır !Ayrılmak çoğunlukla iyi şeylere de yol açmaktadır. Hatta belki de daha çoğunlukla. Hani zamanında onunla mutlu olmuş olabilirsin, belki gene onunla mutlu olmak isteyeceksin ama hayatında olmasını istemenle birlikte vücudunda olmasını istemeyeceksin.

Ben karar verdim. Ayrılmak istiyorum. Terk eden taraf benim! Vücudumda yerleşmenizi istemiyorum sevgili yağlarım :))) Ayrılmaktan nefret ediyorum dediysem, bana zarar veriyorsanız sizi çekemem. Biraz abarttınız. Burada bir sitem de canıma gitsin :) Canım, her istediğin, istediğin zaman olmayıversin. Gecenin bir saatinde dondurma istemeyiver, yemek üstüne çikolata aramayıver, kahvaltıda bal görmeyiver , ne bileyim, kendine gel!

Zor şeyler bunlar. Bir kere dengemi bozdunuz. Bana yeni denge kurdurttunuz. İstediğiniz her şeye sahipsiniz canım sayesinde. Biliyorum benden ayrılmak çok zor, ama ne yapalım. Artık iki kutup olduk. Şu andan itibaren zıt anlamlar içeriyoruz, zamanında eş anlamlı olsak da. :)

Sizden ayrılamayacağımı biliyorum. Kendi içinde çelişen biri olarak kararımı her an değiştirebilirim.Şu an kararım bu. Kendinizi nasıl affettirirsiniz bilemiyorum ama gerçekten çok kızgınım. Kemiklerime yaptığınız baskı yetmiyor mu ? Bir de benim üstüme gelmeyin rica ederim.

Karar verdim. Bitti! Buraya kadarmış. Artık sizi sevmiyorum...
Zor olduğunu biliyorum ama, benden ayrılmak zorundasınız.
Üzgünüm...

Aile Albümü

Kalabalık bir ortam... Şık giyimli insanlar her yerde. Biz görüntüyü bu kareden itibaren almaya başladık. Abimle ben bir odada tutuluyorduk. Derken gelinle damat göründü. Alkışlanarak içeri alındılar, imzalarını attılar, damat gelini alnından öptü.

Abimle ben , annemize babamıza karar verdik. Başkaları olsaydı istemezdik. Seçimimizi yaptık. Sonra annemiz çocuklarına baba seçti, sonra babamız çocuklarına anne seçti. Seçimler tamamlandıktan , gelin gelinliğini, damat damatlığını giydikten sonra aile albümüne çekilen fotoğraflar eklenmeye başladı.Her dakikanın bir fotoğraf olduğunu düşünürsek, 24*60, her gün 1440 fotoğrafımız daha ekleniyor albümüze.

İlk fotoğraf, gelinle damat göz göze gelmişler , galiba! Galiba,çünkü damadın gözünde güneş gözlüğü var, gelinin ısrarıyla takmış. Bu anda abimle ben de göz göze geldik ve hayatımızı planlamaya başladık. Doğru seçimler topluluğu olmalıydık ;)

Kim önce gelsin, kim kimden ne kadar süre sonra gelsin? Bunlar önemliydi. Abimin önce gelmesine karar verdik. Bir oğlan, ailedeki herkesin beklentisiydi.

Albümden birkaç sayfa atlıyorum, gözüme ikinci bir kare takılıyor. Babam abimle birlikte. Fotoğrafa bakıyorum, babam son derece gururlu,oğlunun nasıl bir adam olduğunu önceden görmüş gibi;babam son derece muzur, oyun oynayacak arkadaş bulduğundan; son derece heyecanlı kendi büyümeden bir çocuk büyüteceğinden;... Abime bakıyorum, hiçbir şey belli etmemiş, bir şeyden anlamazmış gibi bakıyor, sadece hissettiği mutluluğu yüzünde saklayamamış, gülüyor. :) Bazen kahkahalarla. :)





Birkaç kare daha ilerliyorum. Birkaç gezinti, mutlu gülümsemeler. Abim görevini iyi yerine getiriyor. Sıranın bana gelmesini sabırsızlıkla bekliyorum. Ama anlaşmamıza göre öyle bir zamanda gelmeliydim ki, bir karmaşayı düzeltmeliydim, herkesi eski haline sokmalıydım.

İlerleyen karelerde abim büyüyor. Liseye gidecek, üniversiteye gidecek. İdealleri kimseyi dinlemeyecek, biliyorum, onu herkesten önce tanıdım. Artık gelme vakti geldi galiba.
Artık fotoğraflarda gizli karakter olarak ben de görünmeye başladım. Annemin karnındayım. Hep birlikteyiz. Birkaç sayfa ilerlersem albümde, gizli kahraman olmaktan vazgeçtiğim apaçık görülüyor. İşte bir kare gözüme takıldı yine.

Bu defa babamla ben varız. Babam çok mutlu. Çünkü her şeyi yapabileceğine inanan bir cadı var yanında. Babamın kocaman subay şapkasını takıp da, rütbeleri parlayan ceketini giydiğimde komik durduğumu kimse söylememiş ki. Babam çok sevinçli çünkü evde sürekli mastika oynayan, şarkı söyleyen biri var. Babam çok mutlu küçük ayının babası büyük ayı olmaktan, ve her gece ayrı bir maceraya atılmaktan. Ve kendime bakıyorum, ben de mutluyum 3lü mutluluğu tamamladığım için.






Zaman geçiyor. Hayata atılmaya çalışıyorum. Babamın anlattığı küçük ayı masalları kadar macera dolu ve mutlu sonla biten olaylar da gördüm, babasının her akşam gelişini balkondan gözleyip de, asansöre koşan, kapı açılınca da ona şarkı söyleyen bir küçük kız, asansörden başkasının çıktığını görünce nasıl hayal kırıklığına uğrarsa, öyle hayal kırıklığına uğradığım da oldu hayatta. Yaşadım, yaşamaya devam ediyorum. Abime önceden kararlaştırdığımız plan tıkır tıkır işliyor. Önce geldi onları mutlu etti, ben onları izledim. Sonra ben de geldim. Abimin dilediği işi yapmasında belki biraz katkım olmuştur, babamı oyalamışımıdr falan filan.

Sayfa sayfa albümü geçiyorum. Çok fotoğraf var burada. Abimle benim görev özetlerimiz gibi bir şey. :) Bu yıl babama babalar gününde bu albümü hediye ediyorum.

Umarız hayal ettiğin gibi iki bebek olmuşuzdur hayatında. Biz hala bebeğiz. Bebekler kendisine gülene gülerler. Biz sen güldükçe güleriz.
Seni çok seviyoruz...
Oğlun -Kızın

Şu Tipi Bu Tipi



Dünya üzerindeki her şey bir kişiliktir. Her şeyden kastım somut şeyler...
Somut soyut ayrımını daha ilk okulda yapmıştık. Sadece ilk okul seviyesinin altındakiler, şu an okudukları yazıdan bir şey anlamama hakkına sahiptirler. :)

Bu dünyada ayna tipli insanlar vardır. Bazen onlarla yüzleşmen zor gelebilir. Ama bilirsin ki mutlaka doğruyu söyleyecektir. Ne zaman ona baksan, kendini göreceğinden şüphen yoktur. Kendini görmenin yanı sıra, arkanda senin göremeyeceğin birçok şeyi de onun sayesinde görürsün. Seni aydınlatır birçok konuda. Dünya üzerinde insanın ışığını söndürmek yerine yansıtan çok nesne vardır.

O zaman burada perde tipli insanlara değinilebilinir. Bu insanlar bulundukları çevreye önyargılı gibidirler.Hatta paranoyak olan tipleri de vardır. Genellikle sırtlarını bir camla kollarlar. Camın arkasındaki her şeyi, yaşadıkları alan içindekilere saklarlar. O eve bakamazsın, çünkü senin ışığını hazmedemez.

Buradan kitap tipli insanlara geçiyorum. Bu insanlara yaklaştıkça, daha çok aydınlanırsın. Sana zarar getirmeyeceğini adın gibi bilirsin. Hatta her yanına gidişinde ,yeni bir şeyler öğretir sana. Ama tabi kompleksli insanlar, kitap tipli insanların yanına gitmeye korkarlar. Her defasında bir eksik yanlarının ortaya çıkması sinir bozucu olabilir.Haklılar kendilerine göre. :)

Televizyon tipli insanlar herkesin yakınında mutlaka vardır. Birisinin yönlendirmesine göre mod değiştiren, çok yönlü beyin mekanizmalarına sahiptirler. O kadar güzel rol yaparlar ki, etrafındakiler kendini kaptırır giderler. Her zaman dost olmasa da, sen gülerken gülecek, sen ağlarken ağlayacak birilerine gereksinim vardır belki de. Bu nedenle televizyon tipli insanlar çok tutulurlar. Teknolojinin gelişmesiyle kendini çok çabuk değiştirebilen insan kitlelerinden oluşurlar. Televizyon icat edilmeden önce, kim bilir "ne"lerdi onlar?

Ayakkabı tipli insanlar vardır. İçinde bulunduğun ruh halini ifade eden tek tük şeyden biridir.Herkesin hayatında ayakkabı tipli insanlardan en azından bir tane bulunur.Seni koruma gibi bir görev edinmişlerdir. Senin ruh halini, bulunduğun yeri özetleyen tek tük şeyden biri olduğundan, seni koruma görevi olduğunu hatırlamadan giyersin. Senin hayatında vardır çünkü senin durumunu özetler. Başkasının hayatında da aynı sebepten vardır. İki kişinin anlaşıp anlaşamayacağı ayakkabılarından belli olabilir.

Gelelim çöp kutusu tipli insanlara. Bu insanlar kapasiteleri izin verdiği sürece, senin canını sıkan şeyleri paylaşırlar. Her zaman senin sıkıntını alma görevini üstlenmişlerdir.

Buzdolabı tipli insanlar, çok soğuk görünürler ama sen fark etmeden soğuk kanlılıklarıyla hayatını kolaylaştırılar.

Ayı tipli insanlar vardır.Hala, her gece bir ayıyla uyuduğumdan benim en sevdiğim hayvandır. Kıyamam ben ona, ayılar hakkında kötü şeyler duyunca tüylerim diken diken olur. Ama ormandaki vahşi bir ayıyla karşılaşmış bir insan da olabilir.Ayı ona çok kaba davranmışsa, onu sevmemekte özgürdür. İşte bu gibi durumlar olabilir hayatta. Hangimizin gerçek ayıyla karşılaştığını bilmeden yorumlarız. Kimisi bana inanır, kimisi ona.

Böcek tipli insanlar vardır, tiksinirsin. Torba tipli insanlar vardır, bu insanların ağzı büzülebilir.Çikolata tipli insanlar vardır, sana zevk verir, seni mutlu eder. Tarak tipli insanlar vardır, hayatındaki karmaşayı çözer. Bozuk para tipli insanlar vardır, şıngır şıngır ses çıkarır, birçoğu bir araya geldi mi ağırlaşır, ama sana bir dondurma almaya yetecek kadar birikmiştir, ya da önüne gelen her kazı kazancıda duracak kadar heyecan verebilir içine. Parfüm tipli insanlar başkalarını sana çekerler.Makas tipliler, lafını kestirip atar, kendi sözünü geçirmeye pek meraklılardır.Boncuk tipliler neşe verir. Bisiklet tipli insanlar, hayatındaki denge merkezidir. Saat tipliler dakiktir. Krem tipliler yumuşaktır. Kum saati tipliler güzeldir. ;)

Her tipten insan vardır şu kürede. Ama ben korkmaya başladım.Hayatım boyunca somut bir dünya şey gördüysem, bir dünya da görmediklerim var. Bu dünya küçük mü büyük mü bilemedim. Kendimle ilgili tipime de karar veremedim. Sonra zaten düşündüm ki, buna ben karar vermeyeyim, çevremdekiler versinler. Ben ne tipliyim ki ?? :))

Mmm ! Nefis bir kek...

Tavuk bahçede duruyordu. Yumurtladı. İçinden civciv çıkan yumurta hayata atıldı, diğer yumurta da .

Hayat bir yumurtayla başladı.

Çatırt! Şop... Çatırt! Şop... Çatırt! Şop...

Üç yumurta geniş bir kabın içine düştüler. Birinin kabuğunun bir parçası, özünden ayrılmak istemedi. Zorla ayırdım onları.
(Bazen hayatta bize ne kadar doğru gelse de, ileride başımıza iş açabilecek şeyleri göremeyiz. Bazen ayrılmak toplum için gereklidir.)

Sıradaki malzeme şeker. Şeker olmadan, kek olur mu hiç ?
(Tabi ki olmaz! Herkesin hayatında biraz şeker olmalıdır. Tatlılık olmadan hayat yaşanmaz. Tatlılık olmazsa, mutluluk olmaz. )

Tarifte 1,5 su bardağı toz şeker yazıyor.
(Hayata tatlılık katılmalı elbette fakat demek istediğim tatlı olsun da nasıl olsun cinsinden bir tatlılık değildi. Her şeyin yeri ve zamanı vardır. Bazen pudra şekeri gerekir, bazen toz şeker gerekir, bazen kesme şeker gerekir. Esmer şeker de yeni yeni gündemde mesela. :) Tüm bunlara ek olarak, doz çok önemlidir. Yaşadığın doza göre mutluluğunu ayarlamalısın. Kimi zaman ölçmek için bir başka şeye ihtiyaç duyabileceksin. Bir usta 200 kişilik kek yapıyor ve buna bir kova şeker atıyorsa, onun kovasına bakıp kendi bardağını küçük görmemelisin!)

Her şeyde olduğu gibi, kek yaparken de bir sırayı takip etmelisin. Yumurta ve şeker ilk iki sırayı paylaşmalı.
(Hayata gözlerini açtıktan sonra ilk işin mutlu olmak olmalı.)

İşte bu ilk iki işten sonra, her kekin malzemesi değiştiği gibi, yapılış biçimi, malzemeleri koyuş sırası da kişiden kişiye göre değişebilir. Sonuçta dünyada tek bir kek tarifi yok.
(Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır.)

Bir bardak süt katacak olalım.
(Hepimiz önce sütün tadına varmıştık. Beyaz olmasından mıdır, hayattaki ilklerden olmasından mıdır, faydalı olmasından mıdır, saflığı ifade etmesinden midir, nedendir bilmem ama süt benim için çok önemlidir. Süt herkesin hayatında en azından bir bardak olmalıdır.)

Her ne kadar yağlı şeyleri sevmesem de, yağsız da kek vs. olmayacağını kabullenenlerdenim. Ayrıca denedim. Çok kuru oluyor, tadı olmuyor.
(Hayatta bazen haksızlıklara, hak etmediğimiz durumlara maruz kalabiliriz. Yağ bize biraz savaşma gücü verir. Yağ gibi üste çıkmak, suyla yağın hikayesinden ortaya çıkan bir deyim değil midir? Yağımız olmasaydı, verecek cevabımız olmazdı. Her şey güllük gülistanlıksa, tartışma olmaz, daha iyiye kesinlikle gidilemezdi. Hayat çok kuru olurdu. Bulunduğumuz yere demir atardık.Yağımız olmasaydı, yaşama gücümüz olmazdı.)

Bu verdiğim oranlara göre, en önemli malzemenin miktarını veriyorum. 2,5-3 bardak un!
(Şimdiye kadar verdiğim tarifi gözünün önünde canlandırdın mı bilmiyorum. Eğer yapmadıysan lütfen şimdi dene. Yumurta ve şeker katıldıktan sonra herhangi bir aşamada çırpılmaya başlanabileceğini de göz önünde bulundur. Şu an elinde çırpılmış bir bulamaç tutuyorsun. Şeker koymasaydın krep yapardın, yağ ve yumurta koymasaydın şekerli süt yapardın, ama artık geri dönüşülmez bir yoldasın.Dünyaya gelmişsin bir kere! Elindeki bulamaçtan memnun musun? Bunu bir hale sokmak gerekmez mi? Hayatını düzenlemek zorunda hissetmiyor musun kendini? Okuman, ailene ülkene yararlı olman, bir aile kurman, yeni kekler yapman gerekmez mi? Çalışmak zorunda değil misin? Çalışmak, okumak zorundayız. Bir yoğunluğa girmek zorundayız. Yoğunluk bizi alır, biz yapar.)

Unu koyduktan sonra çırpmadan önce, üstüne kabartma tozunu dökmen gerekir. Bunun sebebini hiçbir zaman öğrenemedim. Ne kadar merak etsem de anneme bir sefer sormadığımı da şu an fark ettim. Bunu böyle yap dedikleri için yaptığım bir şey!
(Herkes acemi ki! Herkes yumurtadan çıktı, herkes sütünü şekerini gerektiği miktarını kendi ayarladı. Kek yapmayı herkes sonradan öğrendi! Ama birileri kek yapmayı biliyorken, sen yeni öğreniyor olabilirsin. Herkes bir zamanlarda acemidir. Zamanlar her zaman çakışmaz. Yaptığı kekin yağını koymayınca tecrübe edinir, savaşamadığını görür; şeker koymazsa zaten bir şeye benzemeyen bir hayatı olduğunu anlar. Biri sana "Şeker koymayı unutma!" diyorsa, bunu bildiği bir şeye dayanarak söyler. Bazen "Ben bilirim!" diye diretmek, saçmalıktan başka bir şey değildir. Başkaları daha iyi bilebilir. Dinlemek lazım herkesi, herkesten öğrenecek birçok şeyimiz yok mu?)

Annem demeseydi, belki de koymazdım kabartma tozunu!
(Hayatta güvenilecek birilerinin olması çok iyidir. Herkesin birbirinin kuyusunu kazdığı şu dünyada, güvenecek kimsenizin kalmadığını öğrenseniz bile, annenize sarılın. Anneler, kendi keklerinin bozulmasını istemezler, değil mi?)

Bundan sonra isteğe göre şekillenen, kiminin kakao kattığı, kiminin elma doğradığı bölüme geldik. Ben genelde kakao koyarım. Tadını beğenirim. Burada kimsenin kekine karışacak yetkiye sahip değilim.
(Tamam , başkaları tecrübelidir, onları dinle ama kendi kekini yaptığını da unutma. Bir yere kadar tarif alırsın, sonra herkes gibi sen de öğrenirsin, hangi tadı daha çok sevdiğine sen karar verirsin.)

Şu an, eğer ilgiyle okuduysan tarifi ( :) ) , elinde çok güzel bir kekin pişmemiş halini tutuyorsun. Kurabiye hamuru gibi sert değil, yufka gibi ince değil, su gibi sıvı değil, bir şey var elinde. Bunun kıvamı budur!
(Eğer unu fazla koyarsan, nefes alamayacak kadar yoğun bir havayı soluyamayacağın gibi, koklayamazsın bile.Şekeri fazla koyarsan bayabilir. Yağı fazla koyarsan, bazıları kekinden tiksinir. Sütü fazla koyarsan bir olgunluğa gelememiş, sıvı kalmış maddeye biraz daha un koymak zorunda kalırsın.)

Bunlardan birisi bile eksik değil, ama ölçüleri farklı olabilir. İstemediğin bir kıvamsa bunu kurtarma yolları vardır. Hepsini yavaş yavaş görürsün. Yaptığın her kekte biraz daha olgun olursun.

Kek harcını kalıba koymadan önce, hafif yağlamalı ve fırını uygun dereceye getirmelisin.
(Hayata biraz eğlence katarak, bulunduğun yere yapışmak yerine, güzel tabaklarda servis edilmeye hazırlanırsın böylece. Bütün bunları öğrendikten sonra, yapman gereken sadece beklemek. Bekleyip de düşününce, bir gün gelecek ne kadar lezzetli olduğunu herkes görecek. ;) )

Parantezli ifadeleri okumayınca, gerçekten güzel bir kek tarifidir kendisi. Annemin iznini almadan bu güzel tarifin püf noktalarını yazdığım için bana kızmaması ve keklerinizin tadının çok güzel olması dileğiyle...

Birilerinin kafası kopmadan (!) ...

Bence insanların tarzları, fikirleri, hayata bakışları evlerine bakılarak çok net anlaşılabilir. Haftasonu bir genç kızın evine girdim. Epey bilgi edindim.

Eğreti bir yatak bir köşede duruyor. Tek yastık var üstünde. Yatak örtüsü tam bir genç kıza yakışacak biçimde, pembe kalpli. Bu eğreti yatağın yanında, yine eğreti bir komidin var. Komidinin üstünde bir türlü yerinde durmayı beceremeyen bir abajurla, yine ne kadar özenle koysan da düşmeyi becerebilen bir çerçeve duruyor. Çerçevenin içinde yakışıklı bir erkek resmi... Bu odada kimse yok, köşede ayakkabılar var, kiminin teki yok. Burası yatak odasıydı.

Yandaki oturma odasına yöneldiğimde, 10-15 kadar genç kız gördüm. Cicili bicili kıyafetler, süslü topuzlar veya bele kadar uzun sarı saçlar, yüksek topuklu ayakkabılar... Hepsi oturmuşlar, beni bekliyorlarmış. Üstleri başları kirlenmiş, hala beni beklemişler.

Bunlar benim barbie bebeklerim. Odamın bir köşesinde hala ikamet ediyorlar. Zamanında yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi onlarla. İçlerinden sadece birinin erkek arkadaşı vardı. Kızların elbiseleri çoktu ama erkeğin bir smokininden başka bir şeyi yoktu. Küçükken ,sürekli papyonla dolaşmak insanı sıkar diye düşünüp, annemden bu tek oğlana pijama dikmesini rica etmiştim. Yazlık ,kışlık pijamaları ona pek bir yakışıyordu :)) Eğer bir davete gideceklerse hepsini süslü püslü giydiriyor, eve gelince artık hepsinde var olan pijamalarını giydiriyordum. Bu kıyafet değişimlerinden birinde erkeğin belinin kırıldığını gördüm :(


İçlerinde tek erkek olmak çok zordu belli ki, kırık bir belle hayatına devam etmek zorunda kaldı. O zamanlar ameliyat olanaklarımız yoktu , çünkü barbieler o kadar sık alışverişe çıkıyorlardı ki, kredi kartlarının limitleri dolmuş,taşıyordu. Ben de çareyi bu zavallı oğlanı yataktan çıkarmamakta bulmuştum.

Bir gün , bir başka davete toplanılmış gidilirken, sevgilisinin ısrarlarına dayanamayan zavallı Ken , zar zor yatakta doğrulup smokinlerine uzandı. O sırada biz kendisine çok yakışan pijamalarını çıkardık ve smokinini giydirmeye başladık. Fakat dikkatli olamamışız ki, hazin sonla karşılaştık :( Ken'in kafası koptu :(

O anda hepimiz bambaşka yerlere savrulduk. Belki de ilk o zaman sevdiği birini kaybetmenin ne demek olduğunu anlamışımdır inceden. Yine de üzüldüğümde, bozulduğumda "Vazgeçtim oynamak istemiyorum! " diyecek bir hayatın içinde olduğuma seviniyordum. Zaten sonra vazgeçtim, oynamadım...Sorunlarla uğraşmak zordu, başka bir hayat varsa , sorunların çözülmesi de gerekmiyordu zaten.

Bu düşüncelerden sonra diğer hayatıma geçmek zorunda kaldım. Büyüdüm. Bu sefer başka hayatın olmadığını kavrayacak kadar, her gün biraz daha! Ama hala oyuncak ayımla yatacak kadar küçüğüm. :)


Bu kötü sondan sonra sadece odamı toplarken gözüme çarptıklarını fark ettiğim için dün barbielerimden özür diledim. Ve onlara teşekkür ettim. Her zaman yanımdaydılar. Benim gerçek arkadaşlarımdı onlar. Birşeyler anlatsam sadece ikimiz arasında kalacağını bilirdim :) Birisi dolabın arkasına düşecek olsa, onu bulup da evine koymadığım zaman rahat etmeyeceğimi de onlar bilirdi. Karşılıklı güven vardı aramızda.

Olan Ken'e oldu. Ondan geriye sadece komidinde durmayı beceremeyen bir çerçevenin içindeki resim ve ona çok yakışan yazlık pijamaları kaldı. Demek istediğim, içimizden birilerinin kafası kopmadan, ona sevgimizi söyleyelim :) Hayatın kısa olduğunu anlamamakta neden direniyoruz ki ? !

Kablo Masalı

Bütün dünya birbirine kablolarla bağlıymış.Hatta dünyanın da dışında yıldızlar da, ay da, güneş de , diğer gezegenler de; hatta insanlar da, çiçekler de, evler de, arabalar da... Akla gelebilecek her şey kablolarla bağlıymış.

Kiminin kablosu kalbinden, kiminin kablosu beyninden çıkarmış. Bu kablolar yalıtkanlarla kaplıymış. Kimsenin aklından geçeni bilemezmişsin, kimsenin kalbinden geçeni göremezmişsin. Ama bir şeyler iletildiğini bilirmişsin.

Çok güçlü kablolar çelikten yapılırlarmış. Çelikten kablosu olanlar her şeye dayanırlarmış. Hayatlarında zorluklar olurmuş herkeste olduğu gibi ama, bunlar üstesinden gelmeyi bilenler grubuna dahil oluyormuş. Rüzgar esse de, kar yağsa da, iletişim kopmuyormuş.

Tek , ince bir alüminyum veya bakır telden oluşan kablolu insanlar da varmış dünyada. O kadar kırılgan olurlarmış ki onlar! Bu tipten kablosu olan bir insanın zor bir durumla karşı karşıya gelme durumu çok korkunçmış. Kablosu aniden atıverir, içi kırılıverir ama bunu kimse fark etmezmiş. Üstündeki yalıtkan işini daha da zorlaştırırken, derdini kimse bilmeden iletişimi yavaş yavaş kesilirmiş.


Bir insandan birçok kablo çıkabilirmiş fakat hangi cins kablo çıkacağına kendi karar veremezmiş. Kimi durumlarda çelik kablolarını görürken, bazen tek telini uzatırmış dünyaya. İstemediği durumlarda, çelikten kablosu uzadığında her ne kadar "Biraz yumuşamam gerek !" dese de boşmuş . Ya da öyle bir kötü durumda kendini tek telli haliyle görürmüş ki kendini, ne kadar "Ben güçlü olmalıyım !" dese de mümkün olmayacağını bilirmiş. Bu durumda herhangi bir yıldıza bakar ve daha güçlü / zayıf olmayı dilermiş...

Gökyüzünde belirli bir anda, sadece bir yıldızın üzerinde yüzlerce belki de binlerce kablo bulunurmuş. Kim o yıldıza baksa ve içinden bir şeyler geçirse, o kişinin kablosu iletime geçermiş. Yıldız hepsini duyarmış.

Yıldız yardım edermiş ama kimse anlamazmış. Kişinin kablosu zayıfsa, evininkini güçlendirirmiş, bir çiçekle veya bir kelebekle arasına bir kablo çeker güzel şeyler anımsamasını sağlarmış. Kişinin kablosu çeliktense, o kişinin en dokunaklı yerine ince bir kablo çeker, orasını sızlatırmış.

Günler böyle geçermiş. Uykusu gelenle gece arasında kablo çekilir, sabah kalkanla güneş arasında bir kablo çekilirmiş. Bir gün biterken, diğer günle arasında kablo çekilirmiş. Bir gün bu kablolar görünmez olmuş. İnsanlar her şeyle iletişim halinde olduklarını unutmuşlar. Düşündüklerini karşındakinin hissedebileceğini bilememişler. Sen köpekten korkarkan, o senin ondan korktuğunu anlamış ama buna doğanın gücü demişler !

Görünmez kablolara alışana kadar epey vakit geçmiş. Bu vakitte kabloların olduğu da unutulmuş :( Kablolar önemlidir.

Kablolarınızı hatırlamanız dileğiyle... :)

Yalnızca bir talihliye tılsımlı içecek...

Bize anlatılanlar yanlıştı hep. Hiçbirimiz beş duyu organına sahip değiliz. Biz duyu organlarına sahip değiliz. Tamamen duyarsız olmuşuz. Olmuşlar...

Görmek için göz yetersizdir. Göz sadece yanılsamadır bence. Beynini yanıltma yöntemi. Bakarsın, gözünden ışık geçer, retinaya görüntü düşer, beynin bunu algılar. Beynin yanılır. Gördüğünü zanneder. Gördüğünü zannettiğin bir gün daha akar, gider.

Birinin gözlerine bakarak konuşma diye bir kavram kaldı mı ki?Görürsün (!) , çırpınırlar orda. Başka şeyler anlatır ama kimse bakmaz. Niye bakmazsınız ki?!

Duymak için kulak yetersizdir. Duymak sadece beyni yanıltma yöntemidir. Gelen ses dalgaları kulak kepçesinde toplanır da, kulak yolundan beyne ulaşınca duydun zannedersin. Hiç rüzgarı dinledin mi? Karınca bir şeyler diyor mu, dikkat ettin mi?

Karşındaki konuşur, kelimeler sarf eder. Kelimeler belli bir anlam oluşturur, beyninde o cümle belirir. Duydun zannedersin. Her kelimenin beyninde yüzlerce yeni kelimeyi çağrıştırması ve senin karşındakini daha iyi anlamanı gerektirirken, duyarsın(!), duyduğuna cevap verirsin. Anlamsız bir konuşma daha biter. Duyduğunu zannettiğin bir gün daha uçar.

Koklamak için burun yetersizdir. Sen nefes aldığında hava akciğerlerine giderken, koku almaçları beynine fısıldarlar. Sen koku duydun zannedersin. Kendini aldatma biçimlerinden biri daha. Bir gül kendini yırtıp da sana ulaştırmazsa kokusunu, sen koklamazsın ki onu. Bir kitabı uzun zamandır eline almadığını, kitabın sana trip yapma şeklinden, kendini hatırlatma çabasından anlarsın. Sarmısak da çok komplekslidir mesela.

Peki ya karşındakinin kokusunu biliyor musun? En yakın arkadaşın hangi meyve gibi kokar söyleyebilir misin? Temiz hava nasıl kokar, kokladın mı? Koklayamadan bir günün daha geçmesine izin mi vereceksin?! Hadi, içine çeksene havayı !

Tat almak için dil yetersizdir. Sen dondurmanı yaladığında, ordaki tat reseptörleri beynine "Bu şekerli!" dediğinde, sen dondurmanın tadını aldığını zannedersin. Hani bir gün dilin yansa, o gün sevmediğin bir yemeği yiyeyim demezsin. Tadına varmadan yediğinin, amacının mideni doldurmak olduğunu unutursun.

Dokunmak için ten yetersizdir. Yatmak üzere yastığını düzeltirken, kuş tüyü bir yastıksa parmağının ucundaki haberciler beynine "Bu yumuşak!" dediğinden dokundun zannedersin.

Karşındakiyle seni iki ayrı madde diye düşünürsek, siz dokununca birbirinize,varlığınız birbirine karışmalı. Elektriğiniz bölüşülmeli, sıcaklığınız dengelenmeli. Siz birbirinize karışmalısınız! Kim kime dokununca böyle hissediyor ki artık...Dokunduğunu zannettiğin bir gün daha geçiyor.

Bu duyu organlarından birinin eksik olduğu bir çocuk gördüm. Göremiyordu. Müzik duyunca kendinden geçti, alkışlanacağı zaman onun tek başına alkışı tüm salona yetti. Önüne gelen yemeği yemeden önce iyice bir kokladı. "Hmpf harikaa!" diye bağırdı.Sonra bir ödev yerine getirir gibi yemeğini yedi. Afiyet olsun !

O zaman anladım ki, hayatta sahip olduklarını kullanamadıktan sonra hiçbir önemi yokmuş. Biz duyarsız olmuşuz. Karşımızdakine hakkını verememişiz. Dokunmalarımız dokunma değilmiş, görmelerimiz görme değilmiş... Sahte bir dünyada yaşar olmuşuz. Her güne bir senaryo yazıp, çok nadir doğaçlama yapar olmuşuz. Biz ne hale gelmişiz !

Ben bu gruba dahil değilim, her duyumu hakkıyla kullanırım diyen varsa, 6. duyusu olan proprioception 'a sahip mi bir de ona baksın :)) E o da varsa, o kişiye Aztek kralı Moctezuma 'nın sıradan insanlara çok özel durumlarda ikram ettiği tılsımlı içecekten vereceğim. "Mmm, sıcak çikolata " :)))

Ben & Profilim

Oku çünkü;

Belki kendinden bir şeyler bulursun ...

Facebook sayfamdan ;

İzleyiciler

Şöyle bir şey var mıydı?

Takip ettiklerim...

Kaç kişi online'mış?