Kablo Masalı

Bütün dünya birbirine kablolarla bağlıymış.Hatta dünyanın da dışında yıldızlar da, ay da, güneş de , diğer gezegenler de; hatta insanlar da, çiçekler de, evler de, arabalar da... Akla gelebilecek her şey kablolarla bağlıymış.

Kiminin kablosu kalbinden, kiminin kablosu beyninden çıkarmış. Bu kablolar yalıtkanlarla kaplıymış. Kimsenin aklından geçeni bilemezmişsin, kimsenin kalbinden geçeni göremezmişsin. Ama bir şeyler iletildiğini bilirmişsin.

Çok güçlü kablolar çelikten yapılırlarmış. Çelikten kablosu olanlar her şeye dayanırlarmış. Hayatlarında zorluklar olurmuş herkeste olduğu gibi ama, bunlar üstesinden gelmeyi bilenler grubuna dahil oluyormuş. Rüzgar esse de, kar yağsa da, iletişim kopmuyormuş.

Tek , ince bir alüminyum veya bakır telden oluşan kablolu insanlar da varmış dünyada. O kadar kırılgan olurlarmış ki onlar! Bu tipten kablosu olan bir insanın zor bir durumla karşı karşıya gelme durumu çok korkunçmış. Kablosu aniden atıverir, içi kırılıverir ama bunu kimse fark etmezmiş. Üstündeki yalıtkan işini daha da zorlaştırırken, derdini kimse bilmeden iletişimi yavaş yavaş kesilirmiş.


Bir insandan birçok kablo çıkabilirmiş fakat hangi cins kablo çıkacağına kendi karar veremezmiş. Kimi durumlarda çelik kablolarını görürken, bazen tek telini uzatırmış dünyaya. İstemediği durumlarda, çelikten kablosu uzadığında her ne kadar "Biraz yumuşamam gerek !" dese de boşmuş . Ya da öyle bir kötü durumda kendini tek telli haliyle görürmüş ki kendini, ne kadar "Ben güçlü olmalıyım !" dese de mümkün olmayacağını bilirmiş. Bu durumda herhangi bir yıldıza bakar ve daha güçlü / zayıf olmayı dilermiş...

Gökyüzünde belirli bir anda, sadece bir yıldızın üzerinde yüzlerce belki de binlerce kablo bulunurmuş. Kim o yıldıza baksa ve içinden bir şeyler geçirse, o kişinin kablosu iletime geçermiş. Yıldız hepsini duyarmış.

Yıldız yardım edermiş ama kimse anlamazmış. Kişinin kablosu zayıfsa, evininkini güçlendirirmiş, bir çiçekle veya bir kelebekle arasına bir kablo çeker güzel şeyler anımsamasını sağlarmış. Kişinin kablosu çeliktense, o kişinin en dokunaklı yerine ince bir kablo çeker, orasını sızlatırmış.

Günler böyle geçermiş. Uykusu gelenle gece arasında kablo çekilir, sabah kalkanla güneş arasında bir kablo çekilirmiş. Bir gün biterken, diğer günle arasında kablo çekilirmiş. Bir gün bu kablolar görünmez olmuş. İnsanlar her şeyle iletişim halinde olduklarını unutmuşlar. Düşündüklerini karşındakinin hissedebileceğini bilememişler. Sen köpekten korkarkan, o senin ondan korktuğunu anlamış ama buna doğanın gücü demişler !

Görünmez kablolara alışana kadar epey vakit geçmiş. Bu vakitte kabloların olduğu da unutulmuş :( Kablolar önemlidir.

Kablolarınızı hatırlamanız dileğiyle... :)

Yalnızca bir talihliye tılsımlı içecek...

Bize anlatılanlar yanlıştı hep. Hiçbirimiz beş duyu organına sahip değiliz. Biz duyu organlarına sahip değiliz. Tamamen duyarsız olmuşuz. Olmuşlar...

Görmek için göz yetersizdir. Göz sadece yanılsamadır bence. Beynini yanıltma yöntemi. Bakarsın, gözünden ışık geçer, retinaya görüntü düşer, beynin bunu algılar. Beynin yanılır. Gördüğünü zanneder. Gördüğünü zannettiğin bir gün daha akar, gider.

Birinin gözlerine bakarak konuşma diye bir kavram kaldı mı ki?Görürsün (!) , çırpınırlar orda. Başka şeyler anlatır ama kimse bakmaz. Niye bakmazsınız ki?!

Duymak için kulak yetersizdir. Duymak sadece beyni yanıltma yöntemidir. Gelen ses dalgaları kulak kepçesinde toplanır da, kulak yolundan beyne ulaşınca duydun zannedersin. Hiç rüzgarı dinledin mi? Karınca bir şeyler diyor mu, dikkat ettin mi?

Karşındaki konuşur, kelimeler sarf eder. Kelimeler belli bir anlam oluşturur, beyninde o cümle belirir. Duydun zannedersin. Her kelimenin beyninde yüzlerce yeni kelimeyi çağrıştırması ve senin karşındakini daha iyi anlamanı gerektirirken, duyarsın(!), duyduğuna cevap verirsin. Anlamsız bir konuşma daha biter. Duyduğunu zannettiğin bir gün daha uçar.

Koklamak için burun yetersizdir. Sen nefes aldığında hava akciğerlerine giderken, koku almaçları beynine fısıldarlar. Sen koku duydun zannedersin. Kendini aldatma biçimlerinden biri daha. Bir gül kendini yırtıp da sana ulaştırmazsa kokusunu, sen koklamazsın ki onu. Bir kitabı uzun zamandır eline almadığını, kitabın sana trip yapma şeklinden, kendini hatırlatma çabasından anlarsın. Sarmısak da çok komplekslidir mesela.

Peki ya karşındakinin kokusunu biliyor musun? En yakın arkadaşın hangi meyve gibi kokar söyleyebilir misin? Temiz hava nasıl kokar, kokladın mı? Koklayamadan bir günün daha geçmesine izin mi vereceksin?! Hadi, içine çeksene havayı !

Tat almak için dil yetersizdir. Sen dondurmanı yaladığında, ordaki tat reseptörleri beynine "Bu şekerli!" dediğinde, sen dondurmanın tadını aldığını zannedersin. Hani bir gün dilin yansa, o gün sevmediğin bir yemeği yiyeyim demezsin. Tadına varmadan yediğinin, amacının mideni doldurmak olduğunu unutursun.

Dokunmak için ten yetersizdir. Yatmak üzere yastığını düzeltirken, kuş tüyü bir yastıksa parmağının ucundaki haberciler beynine "Bu yumuşak!" dediğinden dokundun zannedersin.

Karşındakiyle seni iki ayrı madde diye düşünürsek, siz dokununca birbirinize,varlığınız birbirine karışmalı. Elektriğiniz bölüşülmeli, sıcaklığınız dengelenmeli. Siz birbirinize karışmalısınız! Kim kime dokununca böyle hissediyor ki artık...Dokunduğunu zannettiğin bir gün daha geçiyor.

Bu duyu organlarından birinin eksik olduğu bir çocuk gördüm. Göremiyordu. Müzik duyunca kendinden geçti, alkışlanacağı zaman onun tek başına alkışı tüm salona yetti. Önüne gelen yemeği yemeden önce iyice bir kokladı. "Hmpf harikaa!" diye bağırdı.Sonra bir ödev yerine getirir gibi yemeğini yedi. Afiyet olsun !

O zaman anladım ki, hayatta sahip olduklarını kullanamadıktan sonra hiçbir önemi yokmuş. Biz duyarsız olmuşuz. Karşımızdakine hakkını verememişiz. Dokunmalarımız dokunma değilmiş, görmelerimiz görme değilmiş... Sahte bir dünyada yaşar olmuşuz. Her güne bir senaryo yazıp, çok nadir doğaçlama yapar olmuşuz. Biz ne hale gelmişiz !

Ben bu gruba dahil değilim, her duyumu hakkıyla kullanırım diyen varsa, 6. duyusu olan proprioception 'a sahip mi bir de ona baksın :)) E o da varsa, o kişiye Aztek kralı Moctezuma 'nın sıradan insanlara çok özel durumlarda ikram ettiği tılsımlı içecekten vereceğim. "Mmm, sıcak çikolata " :)))

Ben Kahraman Oldum !

Gözümü bir açtım ki İskoçya'dayım. Hayal ettiğimin aksine, yük ve yolcu taşıyorum. Böyle sıradanlık benim işime gelmez. Ben farklı doğdum, bana böyle geliyor. Günler gelip geçiyordu. 5 yaşındayken Yunanistan'a satıldım. 13 yaşındayken çok büyük bir kaza atlattım.
Ben 16 yaşındayken, içimde neredeyse yeniden doğmanın verdiği şevk ve gençlik ateşiyle Osmanlı İmparatorluğu bünyesine girdim. Türk bayrağı kıyafetimin en güzel yerine rozet olarak takıldıktan sonra, adıma "Panderma" dediler. O andan sonra, daha gözlerimi açar açmaz içime doğan kahramanlık hislerini tekrar duydum.

İlk yıllarda yük ve yolcu taşımak için kullanılmaya devam edildim. Benim 16-22 arası yaşlarıma denk gelen yıllar işte ! O yıllarda yolcu olarak binenlere kulak misafiri oluyordum. Osmanlı İmparatorluğu artık eski gücüne sahip değilmiş. Yönetimimiz neredeyse tamamen başka ülkelere bırakılmış. Daha bir sürü şeyler.. Herkes çaresiz. Kimsenin elinden bir şey gelmiyormuş. Fakat fısır fısır bazı söylentiler dolaşıyordu. Genç bir asker varmış. "Anadolu'yu yakmaya gitse." deniliyordu. "O ateş bir harlanırsa kimse bizi durduramaz." dediklerini de duydum.

22 yaşından sonra Osmanlı Seyrüsefain İdaresine atandım. Adımı "Bandırma" olarak değiştirdiler. Rozetini taktığım, benimsediğim vatanımın durumu ne haldeydi çok merak ediyordum. Genç olmama rağmen elimden bir şey gelmemesi çok üzücüydü. Duyduklarıma göre o asker benden yalnızca 3 yaş büyüktü. İçimizde aynı ateş olmalıydı. Ah onu bir görebilsem !

Hani derler ya , insanların bazen bir anı olurmuş. O an ne söylerse o olurmuş. Benim öyle bir anıma denk gelmiş olacak. Ben bunu dedikten 7- 8 yıl sonra, İstanbul'da otururken, düşünmekten her tarafım pörsümüş etrafa bakınırken , onu gördüm. Öyle bir göz olabilir mi? Bir göz, aynı anda hem kararlılığı, hem güveni, hem ateşi, hem suyu, hem çareyi, hem sonsuz maviliği nasıl barındırabilir? Güneşten parlak sarı saç mı olur? Bir insan nasıl bu kadar mükemmel olabilir? Evet! Sonunda onunla tanıştım.

İçimdeki kahramanlık hissinin yanlış olduğunu bir an bile düşünmemiştim. İşte o gün geldi. Görevim onları Anadolu'da ateş yakmak üzere Samsun'a bırakmaktı. Oturmaktan o kadar hamlaşmıştım ki, Karadeniz'in hırçın sularına nasıl kafa tutardım bilmem ! Üstelik pusulam da çalışmıyordu. Bu düşünceler eşliğinde üzülürken, onun sesini duydum. Samsun'a ayak basar basmaz gerçekleştireceği planlarından bahsetmişti yanındakilere. Ben nasıl yüz üstü bırakabilirim onu bu durumda? Anadolu'ya atacağı ateşi önce benim üstüme attı. Gayet cesur bir şekilde, pusulam yerine yüreğimi koyarak 3 gün içinde onları istedikleri yere götürdüm. Hayatımın en unutulmaz, en onurlu, en muhteşem sahnelerini yaşadım.

Vapurdan aynı kararlılıkla indiler. Arkalarından baktım. Ben de bir kahramandım. Yıllar içinde hep duydum. O kararlılığın sapması imkansızdı zaten. O askerin adını da öğrendim. Mustafa Kemal Paşa'ymiş. Ateşi ortalığı yakmış, kavurmuş. Hep birlikte Kurtuluş Mücadelesi'ni başlatmışlar.Ve bildiniz, Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmuşlar. İnanılmaz mutlu oldum.

Ben 46 yaşındayken beni görevimden ayırdılar ve bir yol sonra bir armatöre sattılar. Bu armatör de beni parçalayarak hurda yaptı. Olsun, beni bilen biliyor artık. Yıllar sonra 2001'de yeniden inşa edildim. Şimdi onları bıraktığım yerde duruyorum! Ateşin başladığı yerde duruyorum!

Demek istediğim, son derece cesaret isteyen durumlardan geçtik. Bunları yapabileceğimize inandık. Kötü gemilerimizle, dünyaya kafa tuttuk. Silahımız çok azdı. Siperimiz yoktu, kendimiz siper olduk. Yemeğimiz yoktu, her öğlen üzüm hoşafı çıkardı savaş zamanı. Bazen ekmek gelmediği olurdu. Suyumuz vardı ama mataramız delikti. Çorabımız yoktu, postalımız yırtıktı. Bu durumda dünyayı karşımıza almak deli cesaretiydi. Ya da deli cesaretine sahip olan delikanlıların eseri olabilirdi. Bu yüzden gençlik bu kadar önemli. Bu yüzden gençliğe bu kadar ihtiyaç var. Bu yüzden o bize inandı, bu yüzden biz ona inandık.

Gençlik başka şey. İçinizdeki gençlik ateşi sönmesin!

Haşhaş Çiçekleri

Rüyalar, hayattan daha gerçek bence.
Hayattayken farkında olmadığım şeylerin değerini rüyalarımda anlıyorum. Ya da "Anca rüyanda görürsün" lafını başarıyla kanıtlıyorum :))

Uzun zamandır rüya görmeyen birisi olarak,birkaç gündür beynimin yaptığı sürprizlere teşekkür edebilirim. Evet ! İlginç ama ben rüya görmeye başladım :)

Küçükken nasıl uyuduğumu merak ederdim. Yani son derece bilinçli olan bizler nasıl olup da bilincimizi istem dışı kaybedebiliyoruz? Birçok defa uyumamak üzere sözleşmiştim kendimle.
Ben uyumamak için direnirken, aynı zamanda da tek yatmaya korktuğumdan abime sarılarak yatmayı düşündüğüm gecelerde, abiciğim benim çenemden uyuyamadığı için beni uyutmaya çalışır, ertesi gün yapabileceklerimizi anlatarak da aklımı çelerdi. Sonra birden sabah olduğunu görürdüm. " Poff gene anlayamadım :( "


Bu anlayamadığım süreler içinde binbir kılığa giriyorum ! Benim bilinçaltım bu kadar eğlenceli mi ki ?? Benim bilinçaltım bu kadar korkunç mu ki ?? Defalarca kendimi yüksek bir yerden aşağa attım, defalarca tepelere ,dağlara tırmandım, defalarca boşluğa bastım :)

Uykunun çok güzel olduğu tartışmasız fakat uyku sırasında görülen rüyalar tartışmalı bir konu :) Küçük çapta bir araştırma yaptım fakat öğrendim ki, kimse tam olarak bilmiyor. Tam da bu noktada söylemem gereken bir şey var, ya rüyadan uyanmadıysak?

Hayat akıp gidiyor. Zamanı tutmak imkansız. Günde 8 saat uyunduğu varsayılırsa, hayatın üçte biri uyumakla geçiyor. Bu 8 saat içinde kaç rüya görüyoruz belli değil! Sandığımızdan çok çok büyük bir önemi olduğu apaçık.

Vikipedi diyor ki;
" Eski Yunan mitolojisinde Hypnos’un (uyku) ve Nyx’un (gece) oğlu Morfeus “düş”leri ifade eder; kendisine uçma ve aynı anda her yerde olabilme olanağını sağlayan kanatlarını hızla, fakat sessizce çırparken temsil edilir. Uykudaki insanları bir haşhaş çiçeğiyle okşayarak onların rüya görmesini sağlar. "

Gökyüzüne koca kadife siyah perde çekildiğinde, bu perdeye dikilmiş yıldızlar parladığında, ay seni gözetlerken,dekor hazırlanmış oluyor. Bu dekora uygun senaryodaki rolün uyku :) Fısır fısır.. Rüzgarı dinle ! Hiç bu kadar net duyulmamıştı.
Haşhaş çiçeğiyle okşanman dileğiyle ! İyi geceler :)

Zavallı Ufolar

Yazın akşam kampta yürürken iki çocuk koştura koştura yanıma yaklaştı. Hatta elimi tuttular ! O kadar şaşırdım ve heyecanlandım ki anlatamam. Nefes nefeselerdi. Ne yapacağımı şaşırdım. “Ne oldu?” dedim. “Şşştt.. pşşşt…” dediler.

“Şşşt pşşt” ne anlama gelebilirdi ki ?Bu defa daha da yaklaştım fısıldayarak, “Hey! Anlatsanıza”. Sonunda onların seviyelerine inebilmiştim. Bunun için çok mutluydum. Aynı fısıltıyla, gözleri kocaman “Ufoo, geliyomuuuşşşşş! Ne yapalımm? “ dediler. Cevap olarak “Nerden duydunuz ?” dedim. Televizyonda duyduklarını söylediler. “Korkmayın!” dedim, “Onlar şaka yapmış” dedim. “O programı ben de izledim, sonra yok öyle bir şey dediler, siz sonunu dinlemeden kaçtığınız için duymamışsınız!” Sonra bir sessizlik oldu. Sonra da aramızda bir muhabbet başladı, birlikte gezdik , muhabbet ettik.


Ben çocuklarla güzel anlaşıyorum galiba. Ne demek istediysem onu anladılar. Yanlış anlaşılacak bir şey demedim ki zaten . Ama yok, onlar büyük olsaydı eğer, benim “ Ufo geliyor,doğru duymuşsunuz “ dediğimi iddia edeceklerdi. Hatta “ Sen kimsin ki? Ne hakla bize karışıyorsun?” bile diyebilirlerdi.

Büyümek böyle bir şey. Büyümenin haricinde, belli komplekslere sahip olmak tam da bu ! Sürekli dikenleri dışarıda gezmek nasıl bir şey? Asıl kendini çok büyük bir şey zannetmek nasıl bir şey? Ben de kendimi bir şeymişim gibi hissetmek istiyorum.Gerçekten ! Ben de büyümek istiyorum.

Benim en samimi arkadaşlarım hep çocuklardı. Çok iyi anlaştım onlarla. Dediğimi çarpıtacak kadar kompleks düşünmüyorlardı. Aynı saflıkla birbirimize cevap veriyorduk. Ben onlar için ne kadar çabalasam, onlar da benim için o kadar çabalıyorlardı. Buldukları oyunları bana sevdirmek istiyorlardı. Çiçeklerin yanından geçerken , beğendikleri bir tanesini kopararak bana veriyorlardı. Biz doğaldık. Doğallık güzel şey.

Ben büyüklerin yanında bunalıyorum bazen. Beni alakasız konulara itiyorlar, cevaplar bekliyorlar, hak etmediğim şeyler oluyor. Üzülüyorum, bozuluyorum, düşüncelere dalıyorum. Bu düşünceler eşliğinde, tüm saf düşüncelerime rağmen, ufoların gelmesinden korkmadığımı fark ediyorum. Ufolar gelsinler, kendileri bilirler. Ufolar benim dünyama yabancılar. Önce içimdeki çocuk sayesinde bana zarar vereceklerini düşünüp, üzülsem de; benim dünyamın güzelliklerinden faydalanamayacaklarını biliyorum. Halbuki benim dünyam çok güzel! Bundan uzaklaştıkları için çok üzgünüm, zavallı ufolar !!

Karşılıklı İlkler

İlk defa saçım çıktığında, onun ilk defa midesi bulandı.
İlk tekme attığımda, o ilk defa hareketi hissedip, sevindi.
Beni zorla dışarı çıkardıklarında, o kadar yorgundum ki gözlerimi kapadım hemen. O an o da yorgunmuş, baygınmış...

Sonra beni bir yere aldılar. Yanımda bir sürü bebek vardı. Babam ve abim karşıdan camdan bana bakıyorlardı, o iyi diyorlardı. Birkaç beyaz gömlekli sevimli abla beni aldı. Beşinci dakikadan insanları tanımak zor olmasa gerek ! Hala yaparım bunu =) Ama beni güldürmek için bir iki figür yaptıklarından sevimli olduklarını çıkarmıştım.Sonra bulunduğum cam şeyden çıkarıp, bir iki oda ilerideki başka bir odaya götürdüler.Neler oluyor hala bir anlam veremiyordum ! Dünyaya geldim geleli ağlıyorum. Henüz ilk
2 saatin içinde olmam bir şey ifade etmiyor bence =)=)

Derkeen odaya girdik. Annemi ilk kez orada, o an gördüm, annem de beni. Saatlerdir ağlıyordum, yalnız ve boşlukta hissediyordum çünkü. Onu görünce çok rahatladım. Tam da hayalimdeki anneydi. Beni bekliyordu. Benimle ilgilenmek istiyordu. Bana sarıldı :) O anı unutamam :)

O kadar kanım ısındı ki anlatamam :) Ben çok sevdim onu.Ben bayıldım ona. Bu dakikadan sonra hayatıma anlam katmaya başladım. O istiyor diye güldüm ona :) Benim gülmemden o güldü... O güldükçe ben güldüm ona. Güldüğümü tam belli edemiyordum ;çünkü gözlerim tam olarak açılmıyordu. Sarılmak istesem kollarım yetmiyordu. Tam bir çaresizlik !

İlk defa güven duygusunu hissettim. Onun yanında bana bir şeycik olmazdı. Olamazdı. O dünyanın en güçlüsüydü, o dünyanın en samimisiydi. Kalbi sanki benim ellerimdeydi. Onu çok iyi incelemek istiyordum. Gözü ne renkmiş, saçı ne renkmiş ,yüz şekli nasılmış... Gözlerine baktım,yeşili gördüm. Belki benim gözüm de yeşildir dedim içimden :) Sonra, o kadar güzeldi ki, belki de ona benziyorumdur dedim :) Sonra taaa derinlere indim. Önce mutluluk gördüm, sonra huzur gördüm, sonra nasıl bir bakıştı ki o?! Kim kime öyle bakabilirdi ki? Kimse bakamaz, hiçbir bebek ve annesi arasında böyle bir iletişim olamaz gibi geldi!

İlk defa kokladı beni. "Süt kokuyor" dedi . Bunu derken o kadar mutluydu ki, gözlerini benden alamıyordu. Koklamaya devam etti. Bu duygular içinde; dünyaya geldiğim için ne kadar mutlu oldugumu düşündüm, ve ne kadar şanslı olduğumu :) Düşünceler içinde ve yorgunluğun etkisiyle uyumuşum, annemin kollarından almışlar beni.

Bir gözümü açtım ki gene o cam kaptayım. Olamaz bu ! Avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım. Böyle rezalet görülmemiş. "Beni annemin yanına götürün", dedim. Ama dediklerimi kimse anlamadı, ağlıyorum sandılar. Susturamayınca da beni aç sandılar, mama yaptılar. Ben sinirlenince yemeğe vururum halbuki bunu bilemediler.

Onu görünce güldüm. O güldükçe ben güldüm, ben güldükçe o güldü. Katlanarak devam etti bu. Biz güldük hep :) Sonra birlikte yaşamaya başladık. Mucizeler içinde büyüyorum ! Mucize bu duyguların tamamı :) Bu yazdıklarımı hatırlamamın sebebi bu mucizeler ;)

Şimdi ne yapsam da onu güldürsem, ne yapsam da mutlu
etsem diye düşünür dururum :)Annem benim, bitanem, canım =) Seni çok seviyorum ben, tahmin edemeyeceğin kadar çok ;)
Bunları yıllar önce abim de yaşadı, şimdi o da aynı duygular içinde :) Biz seni çok seviyoruz, sen de bizi hep sev emi !

Üç Noktanin Faydaları & Zararları =)




Hayat, yaşamak mı demek? Peki yaşamak ne demek? Nefes alıp veren herkes yaşamış mı sayılır?Yoksa ben Türkçe'nin esnek bir dil olmasına dayanarak laf cambazlığı mı yapıyorum ? =)=)=)

Şaka bi yana, sana sesleniyorum hayatçığım! Beni görmezden gelemezsin ... Herkese verdiğin
özelliklerden ben de istiyorum, bana niye vermiyorsun ? Ya kendini iyi tanıtmadın, ya zaten
senin tarafında görüyorsun beni, ya da karşına aldın da benim haberim yok .. Bir şeyler var ama
çıkar kokusu yakında :D


Bak şimdi, herkes bir şeyleri ifade eder.Ben de ifade ederim, burada sorun yok. Sorun şu ki;
nokta koyamıyorum ! Ya da pardon, şöyle değiştireceğim :Her şeyin bir noktadan türediğini düşünürsek, nokta koyuyorum ama başlıbaşına, kendi başına bir anlamı olan, özgürlüğünü ilan etmiş, boyuna bakmadan büyük işler beceren tek bir nokta koymaktan acizim ! Neden korkuyorum bilmiyorum, cümlelerim bitmesin diye mi, sonradan bir şeyler eklerim diye mi, hep doldurulabilecek boşluklar olduğuna inandığımdan mıı...Bak gene üç nokta koydum! Nokta koyamadığım yerde ünlem koyuyorum !


Ben ; olması gereken yerde nokta koymayı beceremiyorum :( Bir tepki belli etsem, iyi olacak... Sonra üç noktalar abartılı ünlemlere dönüyor ! Kaş yapayım derken göz çıkarmak diye buna denebilir bence =) Sonra soru işaretleri de çok kullanıyorum , ama bunları da üç noktayla ifade ediyor olabilirim.

Sana diyorum ki, beni özgür bırak ! Ünlem koydum farkındaysan :D Sana tepkiliyim, öyle ki nokta koyamıyorum... Sonra," Blogunda o kadar üç nokta kullanıyorsun ki, gözüme batıyor, dikkatimi dağıtıyor !"diyenlere cevap veremiyorum bile... :P
Hepsi senin yüzünden ! Lütfen kendine gel, bana noktalarımı ver =)
Arz ederim :P

Bir doğum hikayesi ... :)

Genç bir kadın.. Karnı burnunda.. Doğum süresi çoktan geçmiş, bebeğin umrunda değil..
Doğum için her şey hazırlanmış.. Özel Yaşam Hastanesi'yle anlaşılmış, o dönemin ünlü hastanelerinden.Bir türlü sancı gelmek bilmiyor.. Bebek ya çok korkak, başına ne geleceğini bilmiyor; ya çok tembel,rahatı iyi... Ha bugün, ha yarın derken günler geçiyor! Bu sayılan günlerden birinde; genç kadının kayınpederi, Kasımpaşa Deniz Hastane'sinden bahsediyor.. "Bir de buraya gidin, başhekimi tanıyorum, sizinle ilgilenecek !" Ertesi gün bu hastaneye gidiliyor.. Kontrole başlanıyor..Sonra karnı burnunda
kadına bir haber veriyorlar.. "Sizi bırakamayız, doğum süresini geçmiş, bebekte tık yok.. Bebek yaşlanmış !!" Sonra doğumhanenin hazırlanması, aile bireylerinin hastaneye koşması birbiri ardına gelişen heyecan verici durumlar...

Bu kadın benim annem, tembel ve korkak olan bebek de benim =) Herkes doğum hikayesini merak eder..Ben hikayelere zaten meraklıyım.. Küçükken anneme sürekli bu hikayeyi anlattırırdım. Bana çok ilginç gelmişti. Doğumumda bile bir farklılık vardı ehehe =)

Ben; büyükbabası hakim, babası subay , abisi de gelecekte subay olacak bu ciddi aile için pek bir şen şakraktım.=) Küçükken en büyük hayalim dansöz olmaktı.. Eve misafir geldiğinde, annemi mutfakta sıkıştırır, hadi müzik çal benim haberim yokmuş gibi; sonra "Hadi Gül, kalk de! " diye baskı uygular, ve şimdi anladığım üzere annemi çok zor durumlarda bırakırdım..

Zaten roman havasına bayılırım, o zamanlar da "Kasımpaşalı eli maşalı.." şarkısı çok gündemdeydi. Ritmli bir müzik olduğundan, genelde bu dünyaya yaşamaya gelmiş, hayatın zevklerini tadan çingenelerin tercihiydi.. Benim de oynarken tercih ettiğim en favori şarkım buydu..


Aileye bu kadar zıt olmamı ( =) ), sabahtan akşama kadar "Kasımpaşalıı, eli maşalıı" diye dolaştığımı da göz önünde bulun durursak; aile arasında "Kasımpaşalı" takma adıyla dolaşmam pek bir mümkün görünüyordu... Her neyse,bana bu şekilde seslenildiğinden, oynamayı da pek bir sevdiğimden kendimi o dönem çingene zannettiğimi itiraf etmem gerekiyor! =)=)

Bir gün, çocukluk arkadaşım ve ben otururken, ablasının eve gelip de, Kordondaki çingenelerin ısrarından bahsetmesi çok gücüme gitmişti.. Önce biraz kendimi tutsam da, sonra "Ayıp ama, çingeneler hakkında böyle konuşmayın ! " deyip, ağlayarak eve dönmüştüm =)

Annem neden ağlıyorsun dediğinde, öğrendiği gerçekle kahkahalara boğulurken, çingene olmadığımı öğrendim ve düştüğüm komik duruma çok içerledim =) Önce bu durumu kabullenmek biraz zaman aldı ehehe =) Ama sonra ben de yavaş yavaş genlerimin bana sunduğu ciddiyete bürünmeye başladım..

Küçükken herkes saftır da , bu da kabul edilemez diyenlere , okuduğum
son kitabın bunda çok büyük katkısı olduğunu söylemem gerekiyor. "Çingene Hikayeleri " diye bir kitap okuyorum ve ordaki öyküleri okudukça, kendi öyküm aklıma geliyor ve gülüyordum ! Benden başka birkaç kişi daha bunu okuyup gülerse bir şey kaybetmem değil mi =) Aksine insanları güldürmek çok büyük bir mutluluk ;)

Balon...

Aaa , gökyüzünde bir balon :) Bu dünyayı sevmemiş o, baksana ne hızlı uzaklaşıyor...
Bu balonun yaşama süresini hesaplamak istiyorum...Nereden geldiğini de tahmin edeceğim..
Çok eğlenceli bir oyun başlıyoooorr...


Şehre en yakın köylerden birinin bakkalında, eski deterjan kutularının birinin içinde,
çikolataların durduğu rafın üstünde bulunabilirler bence...Uzun süredir o kutunun içinde
beklediklerinden tozlanmıştır da onlar.Sarısı vardır, kırmızısı vardır, mavisi vardır. Bence
orada başka renkli balon yoktur.Günlerden bir gün, bakkalında temizlik yapan amcanın gözüne
çarpabilir ve dükkana daha çok çocuk gelsin diye içlerinden birkaçını, belki her renkten bir
tanesini seçer.. Muhtemelen bakkalın önünde duran iki tabure ,bir sehpa, bir tavla kombinasyonuna bakar, yandaki dükkan sahibi kasap gelip de, tavla seansını açana kadar vakit değerlendirmek adına, seçtiği balonlardan birini cebinden çıkarır. Kocaman göbeğiyle zar zor oturur.Bıyıklarını düzeltir.. Derin bir nefes alır, balonun rengi açılırr.. 3 balonu da böyle şişirdikten sonra, iplerini bağlar, bağlanmış ipi de elektrik direğine dolar..Birkaç saat sonra okul dağılır..Minik kızların kırmızı renkli balonlar hoşuna gider.. Erkekler maviyi beğenir.. Kutudaki balonlar kısa sürede tükenir..Sınıftan geç çıkan minik bir kız, herkesin elinde balonları görür, bakkal amcaya koşar.Bütün balonların bittiğini öğrenince üzülür, o sırada elektrik direğinde asılı kalan bir kırmızı balonu görür..Bakkal amca o balonu alır, kızın minik ellerine tutuşturur. O sırada telefonu çaldığından , acele hareket etmek zorunda olduğundan , kız balonu tutamadan, hoop yükselmeye başlar... İşte o balon bu balon olabilir!



Şehrin göbeğinde bir genç kızın doğumgünü olabilir...Arkadaşları ona bir parti düzenlemek isteyebilirler.Her yerde balonlar duruyordur.. Kalpliler, her çeşittten,renkten , akla gelebilecek her türden her şey vardır etrafta..Kız oyuncak ayıları çok sever.. Erkek arkadaşı doğumgününde kıza vermek üzere bir oyuncak ayı aldıktan sonra, oyuncak ayının da eline bir balon tutturma fikri aklına gelir. Bunun üzerine en kaliteli mağazalardan birinde, en sevdiği renkten balonu alır. Herkes hediyelerini vermeye başlarken, bu çocuk kızın
göremeyeceği bir yerlerde bu balonu şişirmeye başlar..Şişen balonu, sıkıca ayının bileğine bağlar..İyi ki doğduun! şarkısı eşliğinde verilen hediyeler bittikten sonra, sıra bu çocuğa gelir. Ellerini arkaya birleştirerek, sırtında sakladığı oyuncağı büyük bir hevesle kıza uzatır.. Kız o kadar sevinmiştir kii, bir elinde ayısı, erkek arkadaşına sarılırken, kimse fark etmeden, oyuncak ayı elinden bırakıverir balonu.. İşte o balon bu balon olabilir...Herkesin mutlu haykırışları eşliğinde, ıslıklar çalarken balona el sallarlar...

Bir balon uçarken, arkasındakiler üzülebilir, bir balon uçarken arkasındakiler sevinebilir..
Bir balon bir köyde bulunabilir..Bir balon zengin bir partide görülebilir..
Bir balon birilerini sevindirebilir, bir balon birilerini üzebilir..
Bir balon her renk ve çeşitten olabilir..
Bir balon bu dünyayı sevmediği için olanca hızıyla gökyüzünde kaybolarak,uzaklaşabilir.
Bir balon bu dünyayı çok sevse de, içindeki hava daha ağır basarsa, uzaklaşıp kaybolabilir.
Bir balon birisi ona sahip olamadı diye,uzaklaşabilir..
Kimi balon patlar, kimi zaten yırtık çıkar, kiminin ipi sıkı bağlanmaz,kiminin düğümü
güzel atılmaz... Balon bu, başına her şey gelebilir !
Balonlar düşünebilseydi ?...

Ben & Profilim

Oku çünkü;

Belki kendinden bir şeyler bulursun ...

Facebook sayfamdan ;

İzleyiciler

Şöyle bir şey var mıydı?

Takip ettiklerim...

Kaç kişi online'mış?