Günler, saliselerden daha hızlı geçmesin !

Haziran bitmeden, Temmuz başlamadan bir saat önce yazmaya başladım bu satırları. Bu seferki değişik bir yazı olsun ! Söyleyeceğimi direk söyleyeyim, bir şeyleri bir şeylere benzetmeyeyim istiyorum bu defa. Hiçbir şey, hiçbir şeye benzemez ki zaten.

Günler geçiyor. Her gün, diğerinin üzerinden atlıyor. Bir yere gidiyor işte. Herhangi bir yer, önemi var mı neresi olduğunun? Herhangi bir yerde, 24 saatliğine bir başka hayat olacak belki. Bilmem ki, bu onun kararı. Artık benim günüm olmaktan çıkmış.


Saatler, günlerden daha hızlı geçiyor kuşkusuz. Bence saatler birbirlerini ittirerek ilerliyorlar. "Çekilsene arkadaşım, sen bittin, artık benim zamanım! Uzaklaş buradan !", bu bir saatin, son dakikalarında duyduğu son cümle olabilir bence. Saatlerin biraz kıskanç ve aceleci olduğunu düşünmüyor değilim. Sanki 24 tanesi birden bir güne sığmayacaklarmış gibi acele ediyorlar. Sanki en güzel anını, illa o saatin içinde yaşaman gerekirmiş gibi , diğer saatin içinde yaşarsan kıskanacakmış gibi. Senin için ilerlerken, seni unutmuş gibi... Senin için var olurken, seni umursamazmış gibi... Kendi içinde bir başka mücadeleye girmiş gibi.

Dakikalara ne demeli? Dakikalar benden saklanıyorlar, buna eminim. Hiçbir zaman ilerlediklerine şahit olamıyorum. Saatime bakıyorum şimdi, yelkovanın üstünde gözüm, dakika ilerliyor ama yelkovan sabit sanki. Bir dakika, bir dakika fark edilmiyor ama; 10 dakika geçtiği gayet belli oluyor.

Saniyelere bakılırsa, kelebek etkisi diye buna derim :) Vikipedi Teyze'ye göre, "Kelebek etkisi, bir sistemin başlangıç verilerindeki küçük değişikliklerin büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurabilmesine verilen addır.". Zamanda minicik bir yer, kiminin hayatını mahveder, kimini göklere çıkarır. Küçük bir değişikliktir ama, sonucu çok büyük olur ve öngöremezsin ! Hayat saniyelerden ibarettir o zaman.


Daha küçük zamanlar, kelebek etkisi oluşturmaya daha yakındırlar belki. Saliseler kusuruma bakmasınlar, onlara bakarken başım dönüyor. Sizi seyredemiyorum sevgili saliseler ! Şimdi kızsam mı sevsem mi bilemedim sizi. Aslında zamanın nasıl ilerleyeceğini saf bir şekilde izlemek ne kötü! İzleyememek güzelmiş. "Sen illa bakıcam diyorsan, bende de öyle bir inat var ki baktırmam işte! " diyor bana. İyi de diyor.

Şimdi bir ironi yapayım bari . :). Saliseler ve daha küçük zaman dilimleri haricindekiler beni sevmiyorlar, çünkü çok hızlı ilerliyorlar. Bunu demekle, bir günün bir saliseden daha hızlı geçtiğini savunmuş oluyorum. Sonuna kadar da arkasındayım dediğimin. Böyle tezat görülmemiş!

Geçen gün eski yazı defterime baktım da, çook eskiden, yaklaşık bir 10 yıl önce, şöyle bir şey yazmışım: " 10 dan geriye sayarken günleri, kendimi kaç 10 gün geçti diye sayarken buldum." Ben bunu geçirdiğim 10 yıllık tecrübeye bağlı olarak, kendimi kaç 10 yıl geçti diye sayarken buldum diye değiştirebilirim galiba. Cevabı 1 olsa da, 2 olmaya da yakındır.

Biraz daha zaman geçti, bunu yazarken, bu okunurken.
Rahatsızım ben. Geçmesinler. Dur diyeyim dursunlar. Günler atlamasın, dakikalar birbirini ittirmesin, kelebek etkisi yokmuş gibi olsun. Herkesin istediği zamanda, öylece kalabilsin. Biraz da zamanını zaman durmuşken geçirsin. Mola bittikten sonra, kum saatini yine çevirsin. Ya da bir anlaşma yapalım, günler saliselerden daha hızlı geçmesin!

Nasıl ya? Hangi ben?

Yalnızca birkaç yıldır konuşabilenlerin her şeyi söylemesi serbesttir. Hatta bir çocuğun beklenmedik şeyler söylemesi ,etrafında küçük çaplı kahkaha tufanına sebep olur genelde.

Hangi çocuktan beklenen bi tepki görebilirz ki? Beklenen bir tepki, mantıksal çıkarımlar, çevresel faktörler ve bunun gibi birçok etkinin düşünülmesi sonucu oluşmaz mı? Peki ya çocukluk, sonunu düşünmeden içinden gelen her türlü işi yapabilme sanatı değil midir?

İşte, fazla derine inmeden düşünmeye başladığım yıllardı. Anaokuluna gidiyordum. Ront yapacaktık. Gelinleri oynayacağımız sonradan karar verildi. Genelde bir kız bir erkek eşleştiriliyorduk, ve erkekler teneffüsler de dahil kızlara göz kulak olma görevini üstleniyorlardı. Daha ront kelimesinin anlamını yeni öğrenmiştim. Eşlerimizle oyunlar oynayıp, danslar edecektik.

Ben bu rontun hayallerini kurmaya başladım. Fakat kafamda oturtamadığım bir şeyler vardı. " " Ne giyeceğim ??!! " . Okuldan eve dönerken anneme bu konuyu açtım. "Peki, ne giyeceğim?". Annem gayet sakin " Tuvalet!" dedi. Emin olamadım, bir daha sordum, aynı cevabı aldım. "Tuvalet nasıl giyilir ki ??". Ben burada gayet bildiğimiz, banyodaki tuvaletleri düşündüğümden bir türlü oturtamadım. :)))

En sonunda klozetin kapağını büyük yakalar olarak hayal ettim. Eteğin kabarıklığını da açık olan klozet tamamlıyordu. İğrençti ama böyleydi. Benimki pembe, eşiminki maviydi. Hayalimde böyleydi en azından. :) Şekli şöyle bir şey oluyordu:





Sonra oynayacağımız ront belirlendi. Gelin-damat olacaktık. Anneme bir kez daha sordum. "Anne, gerçekten tuvalet mi giyeceğiz?". Annem benim anladığım anlamı düşünmemişti bile, "Hayır", dedi. Artık gelinlik giyiyormuşuz. O an havalara uçtum. Gelinliği giyince de şöyle bir şey oldum: Tanımayanlar için ayakta soldan 2. benim :)




Bunu fark ettiğimde gerçekten çok gülmüştüm. Eş sesli kelimelerle ilgili sorunlarım bitmek bilmiyordu. Gene beni görenler bilir ama, bilmeyenler için sol yanağımda 2 tane minik ben vardır. Bununla ilgili çok ayrıntıya girmeden, annemle bir diyaloğumuzu aktarayım bari:


Gül : Anne bunlar ne?
Annem : Ben kızım.
Gül : Nasıl yani sen mi?
Annem : Hayır kızım, ben!
Gül : Anlamıyorum, ben mi?
Annem : (Çıldırmaya ramak..) Hayır, sen değil, ben.
Gül : Sen mi? Ben mi?
Annem : Kimse kızım, onun adı ben.
Gül : Adı Yasemin mi? ( Annemin adı Yasemin.)
Annem : Hayır kızım, (hala sabırlı :) ) ben.
Gül : Hmm, ben, yani Gül !
Annem : Bu konuyu daha sonra konuşalım :)))
Bunlar kötü günlerdi. Her şeyin tek bir anlamı var sanıyordum. Hiçbir şeyin altında başka bir anlam aranmayacağı gibi, kötü anlamlar kesinlikle yoktu benim sözlüğümde. Yanılmışım. Zamanla her şeyin aslında bir başka anlamı olduğunu fark ettim.

Eş sesli kelimelerle ilgili sorunum hala tükenmiş değil. Hala, adımın çiçek olan gül mü, yoksa gülümsemek olan gül mü olduğunu düşünür dururum.

(Dipnot: Yine zamanında kır saçlı birini, saçı cam kırıklarıyla dolu birisi olarak hayal ederdim. Salak mıydın neydim yahu :D Hiç güleceğim yoktu.)

Karar verdim. Bitti!


Birinden, bir şeyden ayrılmak ne kadar zor olabilir? Çok diyenler çoğunluktadır.
Terk etmek için sebep gerekir. Terk edilmek için de. Ayrılmak , terk etmek veya terk edilmekle başlar. Bir karar verilmesi gerekiyor tarafların biri tarafından.

Kararlar kolay verilemiyor. -En azından ben kolay veremiyorum .- Zaten zor verilmiş bir kararda da her an geriye dönüş söz konusu olabilir. Yani "Karar verdim!" demekle de iş bitmiyor.

Hele ayrılıklardan nefret eden birisi olarak, ayrılığa karar verebilmenin inanılmaz ağırlığını da bir başka türlü hissettiğimi söyleyebilirim. Yani aslında ben istiyorum ki, hayatıma giren bir daha çıkmasın! Ama demezler mi," Kızım iyisi var kötüsü var, nasıl karar vereceksin? ". Bu noktada "Poffff ! " demek istiyorum. Hiçbir şey istediğim gibi değil mi benim? İyi dersin kötü çıkar, kötü dersin iyi çıkar. Zor şeyler bunlar.Çok zor.

Dengeler dünyasında yaşıyoruz. Hayatına bir şey girdi mi dengen değişir. Yerleşti mi, kendine yeni bir denge edinirsin. Yeni dengenden memnun değilsen, artık hayatınla girift olmuş bu mekanizmadan kurtulmak için acı çekersin.

Bu mekanizma halinden memnunsa bir yere kıpırdamak istemez. Onun istediği her şeye sahipsen, ayrılık onun verdiği bir karar olamaz. O yalnızca terk edilen taraf olabilir. Bu noktada, tek bir vücudun taraflara ayrılması ne kötü. :( Terk edilen ve terk eden tarafları. İki ayrı kutup. İki farklı his, iki zıt kelime (veya söz dizimi :D) olur.

Ayrılıklar kötü müdür hep? Her nefret edilen şey kötü olmak zorunda mı? Tabii ki de hayır !Ayrılmak çoğunlukla iyi şeylere de yol açmaktadır. Hatta belki de daha çoğunlukla. Hani zamanında onunla mutlu olmuş olabilirsin, belki gene onunla mutlu olmak isteyeceksin ama hayatında olmasını istemenle birlikte vücudunda olmasını istemeyeceksin.

Ben karar verdim. Ayrılmak istiyorum. Terk eden taraf benim! Vücudumda yerleşmenizi istemiyorum sevgili yağlarım :))) Ayrılmaktan nefret ediyorum dediysem, bana zarar veriyorsanız sizi çekemem. Biraz abarttınız. Burada bir sitem de canıma gitsin :) Canım, her istediğin, istediğin zaman olmayıversin. Gecenin bir saatinde dondurma istemeyiver, yemek üstüne çikolata aramayıver, kahvaltıda bal görmeyiver , ne bileyim, kendine gel!

Zor şeyler bunlar. Bir kere dengemi bozdunuz. Bana yeni denge kurdurttunuz. İstediğiniz her şeye sahipsiniz canım sayesinde. Biliyorum benden ayrılmak çok zor, ama ne yapalım. Artık iki kutup olduk. Şu andan itibaren zıt anlamlar içeriyoruz, zamanında eş anlamlı olsak da. :)

Sizden ayrılamayacağımı biliyorum. Kendi içinde çelişen biri olarak kararımı her an değiştirebilirim.Şu an kararım bu. Kendinizi nasıl affettirirsiniz bilemiyorum ama gerçekten çok kızgınım. Kemiklerime yaptığınız baskı yetmiyor mu ? Bir de benim üstüme gelmeyin rica ederim.

Karar verdim. Bitti! Buraya kadarmış. Artık sizi sevmiyorum...
Zor olduğunu biliyorum ama, benden ayrılmak zorundasınız.
Üzgünüm...

Aile Albümü

Kalabalık bir ortam... Şık giyimli insanlar her yerde. Biz görüntüyü bu kareden itibaren almaya başladık. Abimle ben bir odada tutuluyorduk. Derken gelinle damat göründü. Alkışlanarak içeri alındılar, imzalarını attılar, damat gelini alnından öptü.

Abimle ben , annemize babamıza karar verdik. Başkaları olsaydı istemezdik. Seçimimizi yaptık. Sonra annemiz çocuklarına baba seçti, sonra babamız çocuklarına anne seçti. Seçimler tamamlandıktan , gelin gelinliğini, damat damatlığını giydikten sonra aile albümüne çekilen fotoğraflar eklenmeye başladı.Her dakikanın bir fotoğraf olduğunu düşünürsek, 24*60, her gün 1440 fotoğrafımız daha ekleniyor albümüze.

İlk fotoğraf, gelinle damat göz göze gelmişler , galiba! Galiba,çünkü damadın gözünde güneş gözlüğü var, gelinin ısrarıyla takmış. Bu anda abimle ben de göz göze geldik ve hayatımızı planlamaya başladık. Doğru seçimler topluluğu olmalıydık ;)

Kim önce gelsin, kim kimden ne kadar süre sonra gelsin? Bunlar önemliydi. Abimin önce gelmesine karar verdik. Bir oğlan, ailedeki herkesin beklentisiydi.

Albümden birkaç sayfa atlıyorum, gözüme ikinci bir kare takılıyor. Babam abimle birlikte. Fotoğrafa bakıyorum, babam son derece gururlu,oğlunun nasıl bir adam olduğunu önceden görmüş gibi;babam son derece muzur, oyun oynayacak arkadaş bulduğundan; son derece heyecanlı kendi büyümeden bir çocuk büyüteceğinden;... Abime bakıyorum, hiçbir şey belli etmemiş, bir şeyden anlamazmış gibi bakıyor, sadece hissettiği mutluluğu yüzünde saklayamamış, gülüyor. :) Bazen kahkahalarla. :)





Birkaç kare daha ilerliyorum. Birkaç gezinti, mutlu gülümsemeler. Abim görevini iyi yerine getiriyor. Sıranın bana gelmesini sabırsızlıkla bekliyorum. Ama anlaşmamıza göre öyle bir zamanda gelmeliydim ki, bir karmaşayı düzeltmeliydim, herkesi eski haline sokmalıydım.

İlerleyen karelerde abim büyüyor. Liseye gidecek, üniversiteye gidecek. İdealleri kimseyi dinlemeyecek, biliyorum, onu herkesten önce tanıdım. Artık gelme vakti geldi galiba.
Artık fotoğraflarda gizli karakter olarak ben de görünmeye başladım. Annemin karnındayım. Hep birlikteyiz. Birkaç sayfa ilerlersem albümde, gizli kahraman olmaktan vazgeçtiğim apaçık görülüyor. İşte bir kare gözüme takıldı yine.

Bu defa babamla ben varız. Babam çok mutlu. Çünkü her şeyi yapabileceğine inanan bir cadı var yanında. Babamın kocaman subay şapkasını takıp da, rütbeleri parlayan ceketini giydiğimde komik durduğumu kimse söylememiş ki. Babam çok sevinçli çünkü evde sürekli mastika oynayan, şarkı söyleyen biri var. Babam çok mutlu küçük ayının babası büyük ayı olmaktan, ve her gece ayrı bir maceraya atılmaktan. Ve kendime bakıyorum, ben de mutluyum 3lü mutluluğu tamamladığım için.






Zaman geçiyor. Hayata atılmaya çalışıyorum. Babamın anlattığı küçük ayı masalları kadar macera dolu ve mutlu sonla biten olaylar da gördüm, babasının her akşam gelişini balkondan gözleyip de, asansöre koşan, kapı açılınca da ona şarkı söyleyen bir küçük kız, asansörden başkasının çıktığını görünce nasıl hayal kırıklığına uğrarsa, öyle hayal kırıklığına uğradığım da oldu hayatta. Yaşadım, yaşamaya devam ediyorum. Abime önceden kararlaştırdığımız plan tıkır tıkır işliyor. Önce geldi onları mutlu etti, ben onları izledim. Sonra ben de geldim. Abimin dilediği işi yapmasında belki biraz katkım olmuştur, babamı oyalamışımıdr falan filan.

Sayfa sayfa albümü geçiyorum. Çok fotoğraf var burada. Abimle benim görev özetlerimiz gibi bir şey. :) Bu yıl babama babalar gününde bu albümü hediye ediyorum.

Umarız hayal ettiğin gibi iki bebek olmuşuzdur hayatında. Biz hala bebeğiz. Bebekler kendisine gülene gülerler. Biz sen güldükçe güleriz.
Seni çok seviyoruz...
Oğlun -Kızın

Şu Tipi Bu Tipi



Dünya üzerindeki her şey bir kişiliktir. Her şeyden kastım somut şeyler...
Somut soyut ayrımını daha ilk okulda yapmıştık. Sadece ilk okul seviyesinin altındakiler, şu an okudukları yazıdan bir şey anlamama hakkına sahiptirler. :)

Bu dünyada ayna tipli insanlar vardır. Bazen onlarla yüzleşmen zor gelebilir. Ama bilirsin ki mutlaka doğruyu söyleyecektir. Ne zaman ona baksan, kendini göreceğinden şüphen yoktur. Kendini görmenin yanı sıra, arkanda senin göremeyeceğin birçok şeyi de onun sayesinde görürsün. Seni aydınlatır birçok konuda. Dünya üzerinde insanın ışığını söndürmek yerine yansıtan çok nesne vardır.

O zaman burada perde tipli insanlara değinilebilinir. Bu insanlar bulundukları çevreye önyargılı gibidirler.Hatta paranoyak olan tipleri de vardır. Genellikle sırtlarını bir camla kollarlar. Camın arkasındaki her şeyi, yaşadıkları alan içindekilere saklarlar. O eve bakamazsın, çünkü senin ışığını hazmedemez.

Buradan kitap tipli insanlara geçiyorum. Bu insanlara yaklaştıkça, daha çok aydınlanırsın. Sana zarar getirmeyeceğini adın gibi bilirsin. Hatta her yanına gidişinde ,yeni bir şeyler öğretir sana. Ama tabi kompleksli insanlar, kitap tipli insanların yanına gitmeye korkarlar. Her defasında bir eksik yanlarının ortaya çıkması sinir bozucu olabilir.Haklılar kendilerine göre. :)

Televizyon tipli insanlar herkesin yakınında mutlaka vardır. Birisinin yönlendirmesine göre mod değiştiren, çok yönlü beyin mekanizmalarına sahiptirler. O kadar güzel rol yaparlar ki, etrafındakiler kendini kaptırır giderler. Her zaman dost olmasa da, sen gülerken gülecek, sen ağlarken ağlayacak birilerine gereksinim vardır belki de. Bu nedenle televizyon tipli insanlar çok tutulurlar. Teknolojinin gelişmesiyle kendini çok çabuk değiştirebilen insan kitlelerinden oluşurlar. Televizyon icat edilmeden önce, kim bilir "ne"lerdi onlar?

Ayakkabı tipli insanlar vardır. İçinde bulunduğun ruh halini ifade eden tek tük şeyden biridir.Herkesin hayatında ayakkabı tipli insanlardan en azından bir tane bulunur.Seni koruma gibi bir görev edinmişlerdir. Senin ruh halini, bulunduğun yeri özetleyen tek tük şeyden biri olduğundan, seni koruma görevi olduğunu hatırlamadan giyersin. Senin hayatında vardır çünkü senin durumunu özetler. Başkasının hayatında da aynı sebepten vardır. İki kişinin anlaşıp anlaşamayacağı ayakkabılarından belli olabilir.

Gelelim çöp kutusu tipli insanlara. Bu insanlar kapasiteleri izin verdiği sürece, senin canını sıkan şeyleri paylaşırlar. Her zaman senin sıkıntını alma görevini üstlenmişlerdir.

Buzdolabı tipli insanlar, çok soğuk görünürler ama sen fark etmeden soğuk kanlılıklarıyla hayatını kolaylaştırılar.

Ayı tipli insanlar vardır.Hala, her gece bir ayıyla uyuduğumdan benim en sevdiğim hayvandır. Kıyamam ben ona, ayılar hakkında kötü şeyler duyunca tüylerim diken diken olur. Ama ormandaki vahşi bir ayıyla karşılaşmış bir insan da olabilir.Ayı ona çok kaba davranmışsa, onu sevmemekte özgürdür. İşte bu gibi durumlar olabilir hayatta. Hangimizin gerçek ayıyla karşılaştığını bilmeden yorumlarız. Kimisi bana inanır, kimisi ona.

Böcek tipli insanlar vardır, tiksinirsin. Torba tipli insanlar vardır, bu insanların ağzı büzülebilir.Çikolata tipli insanlar vardır, sana zevk verir, seni mutlu eder. Tarak tipli insanlar vardır, hayatındaki karmaşayı çözer. Bozuk para tipli insanlar vardır, şıngır şıngır ses çıkarır, birçoğu bir araya geldi mi ağırlaşır, ama sana bir dondurma almaya yetecek kadar birikmiştir, ya da önüne gelen her kazı kazancıda duracak kadar heyecan verebilir içine. Parfüm tipli insanlar başkalarını sana çekerler.Makas tipliler, lafını kestirip atar, kendi sözünü geçirmeye pek meraklılardır.Boncuk tipliler neşe verir. Bisiklet tipli insanlar, hayatındaki denge merkezidir. Saat tipliler dakiktir. Krem tipliler yumuşaktır. Kum saati tipliler güzeldir. ;)

Her tipten insan vardır şu kürede. Ama ben korkmaya başladım.Hayatım boyunca somut bir dünya şey gördüysem, bir dünya da görmediklerim var. Bu dünya küçük mü büyük mü bilemedim. Kendimle ilgili tipime de karar veremedim. Sonra zaten düşündüm ki, buna ben karar vermeyeyim, çevremdekiler versinler. Ben ne tipliyim ki ?? :))

Mmm ! Nefis bir kek...

Tavuk bahçede duruyordu. Yumurtladı. İçinden civciv çıkan yumurta hayata atıldı, diğer yumurta da .

Hayat bir yumurtayla başladı.

Çatırt! Şop... Çatırt! Şop... Çatırt! Şop...

Üç yumurta geniş bir kabın içine düştüler. Birinin kabuğunun bir parçası, özünden ayrılmak istemedi. Zorla ayırdım onları.
(Bazen hayatta bize ne kadar doğru gelse de, ileride başımıza iş açabilecek şeyleri göremeyiz. Bazen ayrılmak toplum için gereklidir.)

Sıradaki malzeme şeker. Şeker olmadan, kek olur mu hiç ?
(Tabi ki olmaz! Herkesin hayatında biraz şeker olmalıdır. Tatlılık olmadan hayat yaşanmaz. Tatlılık olmazsa, mutluluk olmaz. )

Tarifte 1,5 su bardağı toz şeker yazıyor.
(Hayata tatlılık katılmalı elbette fakat demek istediğim tatlı olsun da nasıl olsun cinsinden bir tatlılık değildi. Her şeyin yeri ve zamanı vardır. Bazen pudra şekeri gerekir, bazen toz şeker gerekir, bazen kesme şeker gerekir. Esmer şeker de yeni yeni gündemde mesela. :) Tüm bunlara ek olarak, doz çok önemlidir. Yaşadığın doza göre mutluluğunu ayarlamalısın. Kimi zaman ölçmek için bir başka şeye ihtiyaç duyabileceksin. Bir usta 200 kişilik kek yapıyor ve buna bir kova şeker atıyorsa, onun kovasına bakıp kendi bardağını küçük görmemelisin!)

Her şeyde olduğu gibi, kek yaparken de bir sırayı takip etmelisin. Yumurta ve şeker ilk iki sırayı paylaşmalı.
(Hayata gözlerini açtıktan sonra ilk işin mutlu olmak olmalı.)

İşte bu ilk iki işten sonra, her kekin malzemesi değiştiği gibi, yapılış biçimi, malzemeleri koyuş sırası da kişiden kişiye göre değişebilir. Sonuçta dünyada tek bir kek tarifi yok.
(Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır.)

Bir bardak süt katacak olalım.
(Hepimiz önce sütün tadına varmıştık. Beyaz olmasından mıdır, hayattaki ilklerden olmasından mıdır, faydalı olmasından mıdır, saflığı ifade etmesinden midir, nedendir bilmem ama süt benim için çok önemlidir. Süt herkesin hayatında en azından bir bardak olmalıdır.)

Her ne kadar yağlı şeyleri sevmesem de, yağsız da kek vs. olmayacağını kabullenenlerdenim. Ayrıca denedim. Çok kuru oluyor, tadı olmuyor.
(Hayatta bazen haksızlıklara, hak etmediğimiz durumlara maruz kalabiliriz. Yağ bize biraz savaşma gücü verir. Yağ gibi üste çıkmak, suyla yağın hikayesinden ortaya çıkan bir deyim değil midir? Yağımız olmasaydı, verecek cevabımız olmazdı. Her şey güllük gülistanlıksa, tartışma olmaz, daha iyiye kesinlikle gidilemezdi. Hayat çok kuru olurdu. Bulunduğumuz yere demir atardık.Yağımız olmasaydı, yaşama gücümüz olmazdı.)

Bu verdiğim oranlara göre, en önemli malzemenin miktarını veriyorum. 2,5-3 bardak un!
(Şimdiye kadar verdiğim tarifi gözünün önünde canlandırdın mı bilmiyorum. Eğer yapmadıysan lütfen şimdi dene. Yumurta ve şeker katıldıktan sonra herhangi bir aşamada çırpılmaya başlanabileceğini de göz önünde bulundur. Şu an elinde çırpılmış bir bulamaç tutuyorsun. Şeker koymasaydın krep yapardın, yağ ve yumurta koymasaydın şekerli süt yapardın, ama artık geri dönüşülmez bir yoldasın.Dünyaya gelmişsin bir kere! Elindeki bulamaçtan memnun musun? Bunu bir hale sokmak gerekmez mi? Hayatını düzenlemek zorunda hissetmiyor musun kendini? Okuman, ailene ülkene yararlı olman, bir aile kurman, yeni kekler yapman gerekmez mi? Çalışmak zorunda değil misin? Çalışmak, okumak zorundayız. Bir yoğunluğa girmek zorundayız. Yoğunluk bizi alır, biz yapar.)

Unu koyduktan sonra çırpmadan önce, üstüne kabartma tozunu dökmen gerekir. Bunun sebebini hiçbir zaman öğrenemedim. Ne kadar merak etsem de anneme bir sefer sormadığımı da şu an fark ettim. Bunu böyle yap dedikleri için yaptığım bir şey!
(Herkes acemi ki! Herkes yumurtadan çıktı, herkes sütünü şekerini gerektiği miktarını kendi ayarladı. Kek yapmayı herkes sonradan öğrendi! Ama birileri kek yapmayı biliyorken, sen yeni öğreniyor olabilirsin. Herkes bir zamanlarda acemidir. Zamanlar her zaman çakışmaz. Yaptığı kekin yağını koymayınca tecrübe edinir, savaşamadığını görür; şeker koymazsa zaten bir şeye benzemeyen bir hayatı olduğunu anlar. Biri sana "Şeker koymayı unutma!" diyorsa, bunu bildiği bir şeye dayanarak söyler. Bazen "Ben bilirim!" diye diretmek, saçmalıktan başka bir şey değildir. Başkaları daha iyi bilebilir. Dinlemek lazım herkesi, herkesten öğrenecek birçok şeyimiz yok mu?)

Annem demeseydi, belki de koymazdım kabartma tozunu!
(Hayatta güvenilecek birilerinin olması çok iyidir. Herkesin birbirinin kuyusunu kazdığı şu dünyada, güvenecek kimsenizin kalmadığını öğrenseniz bile, annenize sarılın. Anneler, kendi keklerinin bozulmasını istemezler, değil mi?)

Bundan sonra isteğe göre şekillenen, kiminin kakao kattığı, kiminin elma doğradığı bölüme geldik. Ben genelde kakao koyarım. Tadını beğenirim. Burada kimsenin kekine karışacak yetkiye sahip değilim.
(Tamam , başkaları tecrübelidir, onları dinle ama kendi kekini yaptığını da unutma. Bir yere kadar tarif alırsın, sonra herkes gibi sen de öğrenirsin, hangi tadı daha çok sevdiğine sen karar verirsin.)

Şu an, eğer ilgiyle okuduysan tarifi ( :) ) , elinde çok güzel bir kekin pişmemiş halini tutuyorsun. Kurabiye hamuru gibi sert değil, yufka gibi ince değil, su gibi sıvı değil, bir şey var elinde. Bunun kıvamı budur!
(Eğer unu fazla koyarsan, nefes alamayacak kadar yoğun bir havayı soluyamayacağın gibi, koklayamazsın bile.Şekeri fazla koyarsan bayabilir. Yağı fazla koyarsan, bazıları kekinden tiksinir. Sütü fazla koyarsan bir olgunluğa gelememiş, sıvı kalmış maddeye biraz daha un koymak zorunda kalırsın.)

Bunlardan birisi bile eksik değil, ama ölçüleri farklı olabilir. İstemediğin bir kıvamsa bunu kurtarma yolları vardır. Hepsini yavaş yavaş görürsün. Yaptığın her kekte biraz daha olgun olursun.

Kek harcını kalıba koymadan önce, hafif yağlamalı ve fırını uygun dereceye getirmelisin.
(Hayata biraz eğlence katarak, bulunduğun yere yapışmak yerine, güzel tabaklarda servis edilmeye hazırlanırsın böylece. Bütün bunları öğrendikten sonra, yapman gereken sadece beklemek. Bekleyip de düşününce, bir gün gelecek ne kadar lezzetli olduğunu herkes görecek. ;) )

Parantezli ifadeleri okumayınca, gerçekten güzel bir kek tarifidir kendisi. Annemin iznini almadan bu güzel tarifin püf noktalarını yazdığım için bana kızmaması ve keklerinizin tadının çok güzel olması dileğiyle...

Birilerinin kafası kopmadan (!) ...

Bence insanların tarzları, fikirleri, hayata bakışları evlerine bakılarak çok net anlaşılabilir. Haftasonu bir genç kızın evine girdim. Epey bilgi edindim.

Eğreti bir yatak bir köşede duruyor. Tek yastık var üstünde. Yatak örtüsü tam bir genç kıza yakışacak biçimde, pembe kalpli. Bu eğreti yatağın yanında, yine eğreti bir komidin var. Komidinin üstünde bir türlü yerinde durmayı beceremeyen bir abajurla, yine ne kadar özenle koysan da düşmeyi becerebilen bir çerçeve duruyor. Çerçevenin içinde yakışıklı bir erkek resmi... Bu odada kimse yok, köşede ayakkabılar var, kiminin teki yok. Burası yatak odasıydı.

Yandaki oturma odasına yöneldiğimde, 10-15 kadar genç kız gördüm. Cicili bicili kıyafetler, süslü topuzlar veya bele kadar uzun sarı saçlar, yüksek topuklu ayakkabılar... Hepsi oturmuşlar, beni bekliyorlarmış. Üstleri başları kirlenmiş, hala beni beklemişler.

Bunlar benim barbie bebeklerim. Odamın bir köşesinde hala ikamet ediyorlar. Zamanında yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi onlarla. İçlerinden sadece birinin erkek arkadaşı vardı. Kızların elbiseleri çoktu ama erkeğin bir smokininden başka bir şeyi yoktu. Küçükken ,sürekli papyonla dolaşmak insanı sıkar diye düşünüp, annemden bu tek oğlana pijama dikmesini rica etmiştim. Yazlık ,kışlık pijamaları ona pek bir yakışıyordu :)) Eğer bir davete gideceklerse hepsini süslü püslü giydiriyor, eve gelince artık hepsinde var olan pijamalarını giydiriyordum. Bu kıyafet değişimlerinden birinde erkeğin belinin kırıldığını gördüm :(


İçlerinde tek erkek olmak çok zordu belli ki, kırık bir belle hayatına devam etmek zorunda kaldı. O zamanlar ameliyat olanaklarımız yoktu , çünkü barbieler o kadar sık alışverişe çıkıyorlardı ki, kredi kartlarının limitleri dolmuş,taşıyordu. Ben de çareyi bu zavallı oğlanı yataktan çıkarmamakta bulmuştum.

Bir gün , bir başka davete toplanılmış gidilirken, sevgilisinin ısrarlarına dayanamayan zavallı Ken , zar zor yatakta doğrulup smokinlerine uzandı. O sırada biz kendisine çok yakışan pijamalarını çıkardık ve smokinini giydirmeye başladık. Fakat dikkatli olamamışız ki, hazin sonla karşılaştık :( Ken'in kafası koptu :(

O anda hepimiz bambaşka yerlere savrulduk. Belki de ilk o zaman sevdiği birini kaybetmenin ne demek olduğunu anlamışımdır inceden. Yine de üzüldüğümde, bozulduğumda "Vazgeçtim oynamak istemiyorum! " diyecek bir hayatın içinde olduğuma seviniyordum. Zaten sonra vazgeçtim, oynamadım...Sorunlarla uğraşmak zordu, başka bir hayat varsa , sorunların çözülmesi de gerekmiyordu zaten.

Bu düşüncelerden sonra diğer hayatıma geçmek zorunda kaldım. Büyüdüm. Bu sefer başka hayatın olmadığını kavrayacak kadar, her gün biraz daha! Ama hala oyuncak ayımla yatacak kadar küçüğüm. :)


Bu kötü sondan sonra sadece odamı toplarken gözüme çarptıklarını fark ettiğim için dün barbielerimden özür diledim. Ve onlara teşekkür ettim. Her zaman yanımdaydılar. Benim gerçek arkadaşlarımdı onlar. Birşeyler anlatsam sadece ikimiz arasında kalacağını bilirdim :) Birisi dolabın arkasına düşecek olsa, onu bulup da evine koymadığım zaman rahat etmeyeceğimi de onlar bilirdi. Karşılıklı güven vardı aramızda.

Olan Ken'e oldu. Ondan geriye sadece komidinde durmayı beceremeyen bir çerçevenin içindeki resim ve ona çok yakışan yazlık pijamaları kaldı. Demek istediğim, içimizden birilerinin kafası kopmadan, ona sevgimizi söyleyelim :) Hayatın kısa olduğunu anlamamakta neden direniyoruz ki ? !

Ben & Profilim

Oku çünkü;

Belki kendinden bir şeyler bulursun ...

Facebook sayfamdan ;

İzleyiciler

Şöyle bir şey var mıydı?

Takip ettiklerim...

Kaç kişi online'mış?