Havanın sıcaklığından ne yapacağımızı şaşırdık tabi. Ben de geçen geceyi salonda geçireyim demiştim. Yerdeki yastığımı şöyle düzeltip, uykuya dalıp dalamayacağımı kendi içimde bir bahis konusu yaparken sesleri dinlemeye başladım.
Önce “Vııııın!” diye bir araba geçti. Saatte kaç km. hızla gecenin bir köründe yol alıyordu. Nereye gidiyor, ne yapıyor bilemem. Fikir yürütüyorum onun yerine. Bence birine ya da bir şeye kızmıştı. Öyle bir hırslanmış ki, o sesi duymayanlara tarif edemeyeceğim galiba. Ne kadar hız yaparsa, o kadar rahatlıyordu sanki. Bunları düşünürken aklımdan, “aynı zamanda” insanların ne kadar farklı duygular yaşayabileceği de geçti. Dünya böyle bir şeydi. Hep duyardım da, örneğini ben ilk defa yaşadım galiba. Ben uyumaya çalışırken, birileri sinirliydi, birileri de hırslıydı.
Bu düşünceler içinde ufacık bir zaman diliminde kendimden geçmişim. Bahis tek taraflı olunca, kazanıp kaybettiğini anlamak da güçmüş. Uykuya daldım ama kazandım mı kaybettim mi bilemedim. Genelde, “Eğer uykuya dalarsam, şöyle şöyle böyle böyle olsun.” diyerek batıl şeyler uydursam da, uyanınca “Ama 15 dakika geçmiş. Uykuya dalmış sayılır mıyım? Dileğim olacak mı yani?” de diyorum. Kısacası kendimle çelişiyorum.
Neyse beni 15 dakikalık uykumdan uyandıran bir başka arabaydı. Sesi sonuna kadar açılmış “Dum Tıs..Dum Tıs..!” ritimleri sanki saatte 10 km. hızla gidiyordu. Önceki araba tavşansa, bu araba kaplumbağaydı. İçinde mutlu birileri vardı sanki. Eğlenmeye doymamışlardı. Arabada devam ediyorlardı. Kendilerinden taşan, üstlerinden başlarından dökülen neşe başkalarına da bulaşsın istiyorlardı. O saatte kimse uyumasın, onlara eşlik etsindi sanki. İşte ben uykumdan uyanmış da yeni bahislere oynarken, birileri mutluydu, birileri de neşe saçıyordu.
Yeni dileğimi tuttum. Bu sefer bir de şart koydum. Eğer 10 dakika içinde uykuya dalabilirsem bir şeyler gerçekleşecekti. Kazansam kaybedeceğim, kaybetsem kazanacağım belli olmasa da, hem kazanıp hem kaybetsem de uykuya daldım. Bu seferki biraz daha uzun bir süreydi. Yaklaşık 2 saatlik uykudan sonra sıkıntı içinde uyandım. Kâbus görmüştüm.
Uyandım da, dışarıda bir kavga vardı. Yerimden kalkmadan dinlemeye çalıştım. Altıncı kattan anlaması çok güçtü. Sonuçta da anlayamadım zaten. O sırada birbirlerine bu kadar bağırmalarına değecek şeyin ne olduğunu düşündüm. Bir akışa girip de birbirimize hızla bir şeyleri anlatmaya çalıştık hepimiz. Değdi mi acaba? O akışın dışındaki bir insana göre çok boş ve gereksiz bir şeymiş. Hiç hoş değilmiş. Bunların farkına vardım. Hiçbir şeyin hiçbir şeye değmeyeceğini de anladım. İşte benim kâbus gördüğüm ve sıkıntıyla uyandığım sıralarda, birileri dövüşüyorlardı, birileri kavga ediyordu, birileri de bomboş şeyler için birbirine kızıp bağırıyordu.
Artık salonda yatmanın pek de iyi bir fikir olmadığını öğrendiğimde çok geçti. Odama gidemeyecek kadar bitkin ve isteksizdim. Yeni dilek tutmaya bile isteksizdim. Zaten kâbusun etkisindeydim. Üzgündüm. Yeniden uyumama fırsat kalmadan ambulans geçti.
Her ambulans geçtiğinde üzülüyorum zaten. Zaten de üzgündüm. Böyle bir şeyler yaşadım işte. Üzüntülü zamanlar… İçindeki insanın çok ağır bir durumu olmaması için dua ettim. Ambulansın içini hayal ettim. Sağlık ekiplerinin soğukkanlılığı gözümün önüne geldi. Sıcakkanlı birisi olarak irkildim. J Sonra ambulansın önünde oturan yakınını düşündüm. Hali çok kötüydü. İnsan duygusal olarak çöker zaten. Fiziksel olan şeyler önemli değildir pek gözümde. Ambulansın ön koltuğundaki kişinin dualarına eşlik ettim. Sabahın 4’ünde ambulansın neden siren çaldığını da merak ettim. Belki de yol kalabalıktı.
Bu düşünceler içinde aklımdan geçenler, ben uyumaya çalışırken birileri hayatta kalmaya çalışıyordu, birileri üzgündü, birileri soğukkanlıydı, birileri de duygusal olarak çökmüştü.
Etrafı izlemeye, kendi kendime yorum yapmaya bayılırım ancak, geçen gece ilk defa seslerle izledim etrafı. Değişik bir eylem, zaman zaman hoşuma gitmesine rağmen, zaman zaman sıkıldım. Görmediğim şeyler, aslında beynimin uydurduklarıydı. Duyduğum şeylere göre bir şeyler gördüm işte.
Sabah olmaya yakındı. Dünya dönmüştü işte. Kendi çevresinde bir tur daha attı. Bu arada bir de ezanı duydum. Bu sefer uyuyabilmek için dua ettim. Duam kabul oldu :)
Ben yatakta debelenirken birileri mutluydu, birileri üzgündü. Birileri gülerken birileri ağlayabiliyordu. Dünyanın yuvarlak olduğuna en büyük kanıt buydu. Yazık oldu, Galileo’ya kimse inanmadı!
Galileo, bendensin !
Etiketler: ben , benim dünyam , düşünceler , Galileo , hayat
Çağrışımlar İçinde
Birbirini çağrıştıran kelimeler arasında kaldım. Özgürlük aklıma geldi, sonra kuşu düşündüm, sonra beyazla mavi geldi aklıma. Birden ferahlığı çağrıştırdı. Rüzgarı düşündüm. Yelpaze de aklıma gelenler arasındaydı. İşte benim garip beynimde yelpaze ile özgürlük arasında böyle bir bağlantı vardı.
Sadece benim beynimde bir gariplik olmadığını bir araştırma yapınca öğrendim. 1872 yılında yayınlanan 'Young Ladies Journal' dergisinde yelpazelerin gizli dili anlatılmış, hızlı yellenmek 'ben özgürüm' demekmiş. 1872 yılındaki leydi! lerle bakış açım aynıymış. Buna niye şaşırmadım?! Ben 2009 yılında 1872 kafasıyla yaşamaktan gayet memnunum.
Özgürlüğün tanımını düşündüm de, özgürlük bir tane değil ki. Düşünce özgürlüğü, siyasi özgürlük,ifade özgürlüğü, negatif özgürlük, pozitif özgürlük, cart özgürlük, curt özgürlük... Kendi kendime ,"Kendimi ne zaman tamamen özgür hissedebilirim?" diye sorduğumda alacağım cevap, benim özgürlüğümü tanımlayacak. İşte beynimdeki ilk çağrışımın, özgürlükle kuşun bağlantısı budur.
Kendimi kuş gibi hissedersem, istediğim zaman istediğim yere uçacaksam, evim gökyüzü olacaksa ben özgürüm, bunu hissettim. Evimin gökyüzü olması, beynimdeki mavi ve beyazı çağrıştıran yerler. Bulutlar ve beyaz güneş ışığı...
Bir saniye, bulutlar deyince, ferahlığın nereden geldiğini anladım çağrışan kelimeler arasına. Bulutlarda yaşamak, bulutlarla yaşamak bir kuş için ferahlık. Bir kuş değilsem de, havayı serinleten bulut beni ferahlatıyor. Şekilleriyle fal baktıran bulut beni ferahlatıyor.
Ferahlığın da nereden geldiğini çözdükten sonra, rüzgara geçiş yapmak istiyorum. Şu sıcak havalarda, beynim kaynarken beni ferahlatan tek şeyin rüzgar olması şaşırtıcı olmasa gerek. Bunun çözümü çok basitmiş.
Bulmacamın son parçasındaki yelpaze, rüzgarın eş anlamlısı olan "yel"den de gelmiş olabilir. Rüzgarı sağlayan en ilkel şey olmasından da gelmiş olabilir. Açıkçası şu anda nereden geldiğini pek önemsememekle birlikte, beni nereye götürdüğüyle gerçekten çok ilgileniyorum.Burada kısır döngüye girdik galiba :). Şimdi isteyenler ikinci paragrafa dönerek oradan okumaya devam edebilirler. İstemeyenler için beynimin beni götürdüğü yeni yere uçuyoruuuzz...
3!
2!
1!
Seçimini yeni çağrışımlardan yana kullananlar, merhaba ! Yelpaze beni değişik yerlere götürdü. Sanki kuş oldum, alabildiğine özgürüm , beyaz gün ışığı içinden, bulutların arasından gidiyorum. Bir yere indim de, yolculuğumun zamanda ilerlemesinden şüpheliyim.
1900'lerde bir genç kızım. Türkiye'de yaşıyorum yine ve tabii ki. O zamanlar özgürlüğün tanımını bir başka türlü yapıyorum. Çünkü çok yakışıklı bir adama aşığım. Çünkü o sarışın, çünkü mavi gözlü. Çünkü bana özgürlüğümü onun beynindeki çağrışımlar verdi.
Dün, İsmet Paşa'dan Lozan'daki görüşmeler hakkında çok memnun edici gelişmeler duyduk. Sonucun böyle olması muhakkaktı! Bilfiil kendilerini tebrik etmek istedim. Fikirlerimizin sabit olması , kanaatlerin bir olması... Ona bir kere daha aşık oldum. İsmini vermediğim halde kim olduğunu anlayanlarla aynı yoldayım. İsmini vermediğim halde, özgürlüğünü böyle tanımlayanlarla aynı yoldayım.
İşte dün, 24 Temmuz'da Lozan'dan duyduğum havadisler bana özgürlüğün tanımını bir kere daha yaptırdı. Artık yelpazemi daha hızlı sallıyorum. Kabarık modern eteğimle Lozan kutlamalarında otururken, onunla bir vals yapmayı çok istiyorum!
Misafircilik
Bir süredir aklımızda bir fikir vardı Umut'la. Bloglarımızda misafircilik oynamaya başladık. Geçen gün bir yazımı onun bloguna koyduk. Yazının bağlantısını buraya da koyuyorum, okumak isteyenler buraya buyursunlar... :)
Etiketler: misafircilik , Umut
ELMA !
Sadece 29 harf var elimde. Söyleyeceklerim ne kadar fazla olabilir ki! Hadi noktalama işaretlerini de duygularımı ifade etmek için kullandığımı düşüneyim.Kombinasyon kaç tane daha artar? En fazla kaç kelimeyi, nasıl anlamlı bir şekilde bir araya getirir de, beni ifade etmesini sağlayabilrim? Ya da seni? Bu nasıl sağlanır? Çok zor.
Yazmanın çok zor bir iş olduğuna karar verdim. Yaptığım biraz delilik! Konuşurken hadi gözün yardım eder bakışınla, ses tonun yardım eder, elin kolun da durmaz belki. Tüm varlığınla bir şeyler anlatmaya çalışırken bile, anlaşılamıyorsan istediğin gibi yanlış yolda değilsin. Bu böyle, bunu anladım! Kendime soruyorum, "Pardon da hangi akla hizmet, ne anlatacaksın canikom ?"
Şimdi bazen canım sıkılıyor, yapabileceğim en mantıklı şey yazmak oluyor. Bu sefer ne yazacağım derdi oluyor. Hadi ne yazacağıma karar versem, nasıl yazarım diye düşünmeye başlıyorum.
Yazarken ne yazacağımı bilmeden, içgüdüsel bir durum yaşıyorum. Önceleri ,bir şekilde bir kalem-kağıt bulurdum, şimdi genelde klavyem yardımcı oluyor. Küçükken babama daktilo aldırmıştım. Daha küçükken bir A4 kağıdını ikiye bölüp, o iki sayfayı da ortasından zımbalayarak 4 sayfalık bir gazete çıkarıyordum evde. Daha eskisini hatırlayamıyorum. =) Ama hiçbir zaman düşünüp de yazamadım, bu çok kötü. :( Nasıl oluyor anlamıyorum ben. Ne yazacağımı bilmeden ben, elim nasıl yazıyor, parmağım hangi tuşa basacağını nerden biliyor?
Beynim elime emir verdiğine göre, beynime emir verenin kim olduğunu çok merak ediyorum. Bir an önce çıksın ortaya bence. Belki direk kendisiyle iletişim kurmak istiyorum, nereden biliyor? Çıksın işte, onu istiyorum! "Elma!!" Kaç sefer daha elma demem gerek?
Bir satır sonra ne yazacağımı, neden bahsedeceğimi genelde bilmediğimden; arada bazen birkaç satır önceden devam etmek gerekebiliyor şimdi olacağı gibi. Anahtar kelime,"Daktilo!"
Daktilom, yatağımın altında duruyor. Onu kimseye vermem. Ben daha ilkokuldaydım, hem "Çat..Çat" sesleri hoşuma gidiyordu , planım zaten yazmaktı. Teknolojinin gelişmeye başladığı dönemde, ne bileyim ben, ben ilkokuldayken en azından kasetler vardı, atari vardı, cep telefonu yeni trend olmaya başlamıştı belki, bazı evlerde bilgisayar bile vardı. Hadi teknolojiyi takip edemedik diyelim, tekerlek icat edildiğinden beri bisiklet vardır herhalde. Normal bir çocuğun istekleri bunlar olabilirdi. Anormal bir çocuğun isteği ise adı artık antikalar listesinde görülebilecek - ve bingo ! anahtar kelime buraya gelecek- daktilo!
Ben anormal bir çocuktum. Bisiklete binmeyi öğrenmedim, içimde kaldı. Annemler bana zorla bisiklet aldılar, ama başka çocuklar bindi bisikletime. Topum olsun istemedim. Daha elimde tutmayı bile beceremem. Ben sadece daktilo istedim. Hem de ısrarla. Piyasada olmadığını öğrendiğim halde, var olduğu inancıyla tutturdum.
Öyle ki, bir gün babacığım beni dinlemektense, Kemeraltındaki eski dükkanlara sorup soruşturup, bir yerlerde bulabilmeyi umut etmiş, sabahın köründe evden adımını atarak, belki de rahata kavuşmuştu. İzmir'de yazdı. Hava 40 dereceydi. Babam Kemeraltı sokaklarında, bense o saatlerde sıcaktan yanan evin balkonunda kavrulmaktaydık. Gözlerim bir müddet sonra aşırı ışığa duyarlı hale geldiğinden annemin gözlüğünü taktım. O gün öğleden sonraya kadar, hareket etmeden evin balkonunda bekledim. Babam kan ter içinde kalmıştı. Annem de bitmişti benim sayemde.Onlara biraz eziyet ettim.
Babam geldi. Elinde daktilo vardı. Daktilom vardı! Ona sarıldım sarıldım öptüm. Daktilo poşetinden çıktı. Hayalimdekinden güzel ve yeniydi. Kullanımını öğrendim ve o gün ve ertesi gün gün boyu yazdım. Biraz mükemmeliyetçi olmam, herhangi bir hatada üstüne başka harf basmayı kendime yedirememiş olmam,yeni kağıda geçme,eskileri tekrar yazma, alışkın olmadığım için hızlı yazamamam ve bunun gibi sebeplerden ötürü daktilonun kullanımını günden güne azalttım. :(
Ben daktilomla pek yazı yazmadım. Daktilomu pek kullanmadım. Yazana kadar diyeceklerimi unutuyordum. Düşünerek yazı yazmayı çok denedim. Her defasında çevremdekilere ne yazsam diye sordum. Hiçbirinde de onları dinlemedim. Kafama ne eserse, o an içimden ne gelirse yazdım. Denilenler kafamda bir şeyler çağrıştırırsa onu yazdım. Bir satır öncesinden, bir satır sonra diyeceklerim belli olmadığından, içimdeki isimsiz kahramana kaç sefer "Elma!" demiş olmama rağmen kendisiyle henüz iletişime geçememiş olmamdan, hızlı yazmam gerek. Diyeceğimi unutmamam gerek. Çünkü beynimde bir yerde durmuyorlar.
Daktilomla hızlı yazamadım. Daktilomla yazı yazamadım. Daktilomu kullanamadım. :( Daktiloma haksızlık ettim, babama haksızlık ettim, anneme haksızlık ettim. Belki başka bir hırs geldi içime, orasını bilemiyorum. Belki o , içimdeki isimsiz kahramanın kulaklarını tıkadı. Ne kadar "ELMA !" desem de boooş.
Daktilom yatağımın altında durur. Beyazdır. "F" harfini tam basamaz. Hızlı yazmaya çalışırsan, mekanizmasındaki kolları karışır, harfler birbirine girer. Daktilom temizdir.Dikkatli kullanılmalıdır. Çok özeldir. Onu kimseye vermem.
Daktilomla yazı yazmadım ben hiç!
Etiketler: ben , Daktilo , elma dersem çık , yazılarım , yazmak
Hepimiz Nostradamus'us!! , ben hariç :))
Belki güneş doğmuş olabilirdi. Gözümü açmadığımdan, belki diyorum. Hissettim, hislerimin doğruluğundan hiçbir zaman emin değilimdir zaten. Tık... Tık! Sert ve tok tıktıklar bir müddet devam etti. Yastığımı düzeltip, diğer tarafa döndüğümde; belki güneş doğmuştu, zaten hislerimden emin değildim. Bir belki ve bir zaten kendimi açıklamaya şimdilik yetti.
Tıktıklar beynimde bir yerlerdeymiş.Düşünüyorum, bir fotoğraf çerçevesi gibi bir şeyin içinde yaşıyorum. Ne kadar sınır dışına çıksam da, yine de bir sınır içindeyim, beynimin sınırları. Gece yatıp, sabah kalkarım. Sabah yatmayı düşünürsem içimi bir ürperti kaplar. Akşam kalkmak beni son derece mutsuz eder. Ben de sınırlarımın içindeki özgürlüğümü gece bir hayli geç, fakat asla sabaha karşı olmadan yatmakta buluyorum.
Gece bir hayli geç! Yatıyorum, günlük hareketsizliğimin aksine, birçok defa dönüyorum yatakta.Düşünceler, mırıltılar,sıkıntılar,sevinçler...Bir şeyleri fark etmek istiyorum. Öyle bir şey fark edeyim ki, iyi ki uyumadım da düşündüm diyeyim istiyorum. Çok şey mi istiyorum?
Derken, bir şey fark ediyorum. Kendimi düşünmüyorum. Kendimle ilgili planlar yapmıyorum. Hiç hayal kurmuyorum. Aldığım bir karardı, yeni fark ettiğim bir şey haline geldi. Ne garip! Hayal kurmuyorum; çünkü düşündüklerimin hayal olmasından korkuyorum. Çünkü ne zaman hayal kursam, yaşayabileceklerimden birini elediğimi biliyorum. Hiçbir zaman hayaller gerçekleşmez ki. O zaman Nostradamus olurduk hepimiz. Her gece hayal kurar, günler içinde gerçekleşsin diye beklerdik. Hayaller gerçekleşmez ki.
Belki yakın şeyler yaşarsın, ama hayalindeki her zaman daha güzeldir. Hayalindeki kadar güzel bir şey yaşamadığından mutsuz bir mutluluk yaşarsın. Zevksiz,biraz anlamsız, hissiz. Bütün "-sız" eklerini toplayabilirsin buraya.
Hayal kurdukça, daha mutsuz olursun. O kadar geniş ki düşünebileceklerin, o kadar büyük ki dünyan ve o kadar güzel şeyler hayal edersin ki, belki bu hayallerin gerçekleşme ihtimali yoktur. Sürekli gerçekleşemeyecek kadar güzel şeyler düşünüp de, üstelik bazılarına inanıp da, ertesi gün normal hayatına geri dönmek kadar korkunç bir şey olamaz. Buna hayal kurmak değil de, kabus görmek denilebilir.
Hayallerin gerçekleşmesinde bir istisna var. Bunu da uzun düşüncelerim sonucunda bulmuş bulunmaktayım. Yalnızca, hedeflerini hayal ettiğinde bir anlam kazanıyor.Hedefler gerçekleşince, dünyalar senin oluyor. Herkesin bir dünya olmasını unutmuş gibi, sadece yaşadığın yerin bir dünya olduğunu uydurmuş gibi...
Düşünceler hiç bitmez, ama tıkırtılar bitmeli. Bu dayanılmaz sert ve tok tıktıklar hala devam ediyor. Sonunda bu seslerin yakından, ama beynimden gelmeyecek kadar da uzaktan geldiğini fark ediyorum. "Belki güneş doğmuş olabilirdi" dedim ya, doğmuş. Gözümü açar açmaz, bir hüzme gelmediyse de, balkonuma bakarak anladım.Bilemediğim vakitlerden (şafak vakti, tan vakti değil! Güneşin henüz doğduğu vakit) tam aydınlanmamış bir gökyüzü gördüm.Bir gece önceden balkonumda yaşayan kumrularıma bıraktığım bulgurlar, güvercinlere kısmetmiş. Tıkırtılar da, güvercinlerin kimse görmeden bulgurları bitirebilme çabasıymış.
Oysa beynimden gelen tıkırtılara çok benziyordu. Oysa sert ve toktular. Bir fark varsa, sadece biri beni uykumdan uyandırabiliyor. Hiç uyuyamıyorken, bunu demek garip olmadı mı ??
Etiketler: düşünceler , güvercin , hayaller , kaos , kumru , nostradamus , tıkıtrı
Uç Uç Böcecik
Herkesin ondan bir şeyler beklemesi canını sıkmıştı. Artık bu kadar yeterdi. Düşünceliydi. Bir yaprağın üstünde gezinirken hayaller kurardı uğur böceği.
Adına şarkı yazılan, tekerlemeler söylenen, şıklığından her daim bahsedilen, iğrenilmeyen tek böcek olabilirdi. Çok güzeldi. Zarifti.Şıktı.Senin bakış açına göre, bir derdi yoktu.Olmamalıydı. Girdiği ortamlara neşe götürüyordu.O gidince şarkılar söyleniyordu. O bekleniyordu.
Ne var ki, aynı tür içindekiler arasındaki bakış açısı çok farklıydı.(farklıdır!) Diğerleri sevmezdi uğur böceğini. Diğerleri pisti.Diğerleri iğrençti. Üstleri başları çok zevksizdi. Kabaydı. Bi yerden bakmaya yeltenseler, terliği yerlerdi kafalarına.Halbuki uğur böceği beklenirdi.Uğur böceği iyiydi, uğur böceği mükemmeldi. Başka bir böcek; uğur böceği hakkında sadece, “O kim yaa! Neymiş yani?Çok da matah!” diyebilirdi. Ben duydum ,öyle dedi.
Uğur böceği dertliydi. Hayaller kurardı yaprağın üstünde gezinirken. Moral bulmak için insanların yanına giderdi. Uğur böceği uçtu. Bir minik oğlanın parmağına kondu. Oğlan serin denizin karşısında, güneşe karşı taktığı şapkasıyla kumdan kaleler yapmakla meşguldü. Kale olmasa bile bir tepe yapabiliyordu J. Şarkıdan ve tekerlemeden bi haberdi.Üstelik inşaat işi yarım kaldığından sıkkındı. “Anneee!” diye ağlamaya başladı. Bu bir tür işkence gibiydi.
Uğur böceği anneyi bekledi. Anne,Uğur’u övdü de övdü. Oğlana tekerlemeyi öğretti, şarkıyı söylediler birlikte. “Uç uç böcecik, annen sana terlik pabuç alacakk...” Bu arada oğlanın bir dilek tutması gerekti. Dilek olacaksa Uğur uçardı.
Uğur da hep dileğiyle uçardı. Gittiği yerde ona şarkı söylerlerse dileği olacak demekti.Sonra uçması gerekiyordu.,
Uğur’un dileğinden habersiz anne şarkıyı söyledi, oğlanın dileğinden habersiz Uğur uçtu. Bir yaprağa kondu.
Şıp!
Şıp! Şıp! Bu oğlanın gözüne geldi ama, Uğur’un tepesine düşen bir yağmur damlasıydı. Bu damlanın ağırlığına karşı koyamayan Uğur ,yuvarlandı bir başka yaprağın üstüne.Orada tüm zerafetiyle bir güzel böcek duruyordu. Kırmızılar giyinmiş, sanki Uğur’u bekliyordu. Diğer taraftan gözüne düşen yağmuru oğuşturarak çıkarmaya çalışan oğlan, gözünü açtığında bir sarışın küçük kız ona yardıma gelmişti.Minik elini,minik yanağına koydu. Sonra bir öpücük kondurdu.
Oğlanın adı Uğur’du.
Yaz yağmuru dilekleri gerçekleştirdi. Kum taneleri bile yapıştı birbirine. –di’li geçmiş zamanda yazılmış bu hikaye, sadece dilekler içindi. Yıldız kayarken tuttuğunuz, uğur böceği uçunca olacağına inandığınız, iki aynı isimdeki kişi arasına geçip de içinizden geçirdiğiniz ( bknz oğlan: Uğur, böcek : Uğur ), bir kumaş parçasına yazıp da, meşhur bir ağaca bağladığınız tüm dileklerinizin gerçekleşmesi dileğimle ;)
Etiketler: batıl inanç , dilekler , uğur böceği
Mideli insanlar! - Ne saçma puan sistemi !
Hak etmediğin şeyleri yaşadığını düşünüyorsun. Haklısın! Hak etmiyorsun...
Halbuki hep gülmüştün hayata karşı. " -e karşı" diye bi edat kullanmış olabilrsin ama, karşı oldugunu göstermemişti hiçbir zaman, hep yanındaydın halbuki. Hep yanındaydın.Hep güldün.
Gülmek ne işine yaradı? Belki isminle uyum sağladı. Belki yüz kaslarına iyi geldi.Belki gözlerin parladı.Belki gamzen çıktı. Fizyolojik sebepler, psikolojik olanlardan fazlaydı. Komik olan; gülmekten ummadın bir şeyler, ummadığın halde getirisi olmaması seni üzdü. Bu nasıl bir çelişkiydi ki?
Umduğun şeyler olduysa, hayattandı. Biraz zaman geçirdin, şimdi hak etme zamanıydı. O zaman bir türlü gelmedi. Zaman geçmek bilmedi ?! Bu durumlarda, kendine bi oyun uydurdun. Dedin ki; elindeki her şeyin bir puanı var, puanların toplamı kadar hak ettin.Hepsinden biraz biraz yerine, kiminden tam, kiminden yok. Bu da kabul edilebilir bir durumdu.
Belki ailenden bonusları topladın, belki okulundan, işinden. Puanlar toplandı. Hak ettiğin puan bu kadardı. Fazlası yoktu. Niye olsundu ki? Hakkın bu kadardı.Niçin her zaman daha fazlasını hak ettiğini düşündün? Niye puanlar yetmedi? Yetmedi işte.
Baştan kabul ettiğin halde, sonra kabul edemedin, sindiremedin.
Sindirmek için mide lazımdı. Bir mide rahatlıkla 1.5 litre sıvıyı tutabildiği gibi, en fazla 4 litre sıvı da tutabilirdi. Balon gibi bi şeydi. Belli bir seviyeye kadar, içine koyulan kadar şişiyordu. Sende böyle mide yoktu ki! Kapasiten belliydi. İçine atacakların, içinde tutamadıkların belliydi.
Sen yedikçe, karşındaki geniş bir miden var sandı. Sana yedirdi de yedirdi. Midelerin geçici bir yerleşim alanı olduğunu unuttu. Senin, yediklerini içinde belli bir süre tutabileceğini bilemedi. Yediğin şeyler, midende parçalandı. Özüne kadar düşündün, en ince ayrıntısına kadar ! Düşünürken sana zarar vermesini istemedin düşüncelerinin. Mukoza kaplı olmana rağmen, bazen zarar gördün. Çok acıydı veya çok ekşi. Belki de sadece çoktu ve sindiremedin.
Belki sadece sana yedirilenlere bahane buldun, mide rahatsızlığının kendi asitinden olduğunu düşünmedin. Sonunda noldu, yıllardır yiyorsun. Bazen yemiş gibi yapıyorsun, küçükken çok yapardın, aynı metod ;) Hepsi bir şekilde özümsendi. Kimini beynine yolladın, ders aldın. Kimini sadece kendinden uzaklaştırdın. Bir şekilde gelip geçtiler, sadece biraz hazımsızlık yaptılar. Bu hazımsızlık da, sana daha fazla puan hak etmişsin gibi bir düşünce getirdi.
Ne saçma !
Etiketler: hak , hayat , mide , puan sistemi
Esas Oğlan- Esas Kız - Esas Mesele
Eski Türk filmlerine bayılırım. Siyah beyaz olanlarına da, sonraki renkli kuşağa da.
Bir saniye, ben az önce siyahla beyazı renkten saymadım mı?
Kırmızı kadar,mavi kadar,yeşil kadar,turkuaz kadar... renktir siyahla beyaz da. Tamam, ağacın yeşil olmasına, kalbin kırmızı olmasına alışkınsın da, etrafında az görüyorsun diye, siyahla beyazı renkten saymamak da nereden çıkmış? Örnek ver desem, martının rengi dersin beyaza, martının gagası dersin siyaha. Hatta hangi hayvan olmak isterdin sorusuna da, "Martı" diye cevap vermiş olabilirsin çoğu kez. Bu cevabı verirken, beyazın çok kir tuttuğunu düşünmediğine eminim.
Hayatın ilerlerken, yaşının en az- en çok skalası içinde değiştiğine bir bak.
Beyazla siyah, en az ile en çoktur. En az ile en çok zıt değildir !
Siyahla beyaz, en çok ile en azdır. En çok ile en az zıt değildir!
Beyazdan başladın, siyaha doğru gidiyorsun. Şu an hangi renksin, biliyor musun? Peki hangi renk hissediyorsun? Renkler birbirine uymuş mu? Zıt diye bir şey var mı dünyada?
Siyahla beyaz öyle uyumludurlar ve aralarında öyle bir aşk vardır ki hayret edersin. Bir kere siyahın üstünde en güzel beyaz, beyazın üstünde en güzel siyah görünür. Birbirlerini bu kadar tamamlayan bir ikili daha yoktur. Yan yana gelmeleri, karşılıklı duruşları muhteşemdir. Siyahla beyaz hayattaki esas oğlanla, esas kızdır. Eski Türk filmleri bu yüzden mi siyah beyazdı?
Gözünü kapasan, beyninle bağlantını mümkün olan en az seviyeye, beyaza yaklaştırsan, hiçbir şey düşünmemeye çalışsan, işte öyle bir derinlikte bulunsan da baksan arada hayata keşke. Bir baksan hangi rengi hakkıyla yaşamamışsın ve üstünde ne var şu an?
Bi düşünsene beyaza haksızlık ettin mi daha önce? Örnekse kirlenir diye giymedin mi? Ya da siyahla aran nasıldı hatırlamaya çalış! Çoğu kez içini mi kararttı senin? Zıtlıklar dünyasında yaşıyorum deyip durdun da, en büyük uyumları kaçırdın mı yoksa?
Esas oğlan, esas kız... Olayın esası nerede başlıyordu? Bir şekilde gelişiyordu da,kopamıyordu. Herkes yüreği ağzında bir sonraki sahneyi beklerken, herkes siyahla beyazı zıt zannederken, siyah gecede beyaz yıldızlar parlarken,beyaz perdede siyah insanlar yürürken, işte böyle bir anda , görmüyor muydun uyumu? "Son" yazmadan önce, ama bir seferinde bile istisna olmadan, siyah beyazı öpmedi mi? Beyaz siyaha sarılmadı mı?
Siyahla beyaz, renk sıfatını en çok hak edenlerdir. Tüm dalga boylarını bir anda görürsen, beynin "Bu beyaz!" der, hiçbirini görmezsen, bu siyahtır. En azla en çok arasındaki ayrımdır bu. Zıt değil, uyumdur. Siyah bir uyum ;)
Siyahla beyaza haksızlık etmeyin, yazık olur !
Etiketler: beyaz , siyah , türk filmi , uyum , zıtlık
Bol kişi zamiri bir arada..../ Fil olmak fena fikir değil...
Yolculuklar; herhangi bir yerden, herhangi bir yere...Bilinçli veya bilinçsiz...Sorumlu veya sorumsuz...Öyle ya da böyle...
Yolcuyum! Şu anda bir yerdeyim işte, herhangi bir yer. Herhangi bir yerden geldim buraya. Ömrüm yolda geçiyor.Bakıyorum, bakınıyorum. Bavulum var mı? Bilmiyorum. Varsa ağır mı ?Bir fikrim yok. Ağırsa taşıyabiliyor muyum? Belli olmaz. Taşırken yalnız mıyım? Evet ! Herkes yalnız ki.
Terminallerde, hava alanlarında, duraklarda, limanlarda, zaman tünelinde, orada, burada...Yolcular doluşmuşlar. Kameralardan görülüyor akın akın insanlar, bavullar.Kimi çaprazdan gelip, düz yürüyor. Kimi düz gelip, çapraza gidiyor. Kimi düz gelmiş, düz gidiyor. Bavulları var. Bavulları ağır, taşıyamıyorlar. Terminale on kişi birlikte de gelseler, herkesin yalnızca bir kişi ettiğini unutuyorlar. Unutkanlar.
Beyinlerine değişik emirler veriyorlar. Beyinleri onları değil, onlar beyinlerini yönetiyorlar; bir yönetim söz konusuysa. Kıvrımlar...Herkesin kalbi var mı? Bi saniye. Kalp derken, hangi kalp? Hani şu kan pompalayan cinsindense akla gelen, o değil benim bahsettiğim. Kalp işte. İçteki başka bir yer. Yerini kimse bilmiyor. Oralarda, sahip olanların içinde bir yerlerde. Sahip olmayan da çok.Sahip olan var mı? Birileri. Yalnızca bir kişi edebilecek birileri, onlar. "-lar" eki doğru muydu?
Herkes, kendi başına yalnızca bir kişi edebilir. Hayali çok olan iki kişiden sayılmaz, akıntıya kapılıp giden yarım kişi değildir. En fazla ve en az bir kişi edebilecek birileri. Kim ki onlar? Onlar...
Akıntı var buralarda bir yerde.Bazıları bakıyor, dışardalar.Bilinçliler. Bilinçli olmaya çalışıyorlar.En azından sorumlular. Kimisi var, akıntının içinde.Su nereye giderse, yolu o. Düşünmüyor.Bilmiyor, bilmek istemiyor. Sorumsuz,bilinçsiz.
Bazen zamanda yolculuğa çıkmak istiyorum. Biraz geçmiş,biraz gelecek. Bunu istediğim zamanlarda, akıntının dışındayım. Bilinçliyim.Tek kişiyim. Beynimi ben yönetiyorum.Kıvrımlarım... Kalbim var. Ne var ki unutkanım, çünkü unutkanlar. Geçmişi hatırlamıyorum.
Beynimi ben yönettiğime göre, belki de canım hatırlamak istemiyor. Belki kalbim istemiyor, beynim ısrar etsede. Bu noktada canım fil olmak istiyor.Fil olsam, mükemmel bir hafızam olurdu. Fil olsam çok zeki ve itaatkar olurdum, insanları eğlendirmek üzere sirklere bile katılabilirdim. Ne var ki, Afrika fillerini insana alıştırmak zormuş, tek kişi olduğumu zaten en başında kabullenmiştim.
Yolcuyum! Şu anda herhangi bir yerdeyim. Bakınıyorum, bavulum var, biraz ağır.Taşımaya çalışıyorum, çok kolay değil. Fil olmak da fena fikir değil!

